Pexşan Ezîzî: Kendi kültürümü savunduğum için yargılanıyorum 2026-06-14 16:27:28   HABER MERKEZİ- Evin Cezaevi'nden mektup gönderen siyasi tutsak Pexşan Ezîzî, kendisine yöneltilen ayrılıkçılık suçlamalarını reddederek, "Kendi kültürümü ve öz yönetim hakkımı talep ettiğim için yargılanıyorsam duruşumu açıkça ifade ediyorum" dedi.   İran'ın Tahran kentindeki Evin Cezaevi'nde tutulan ve hakkında idam cezası verilen siyasi tutsak Pexşan Ezîzî, cezaevinden yeni bir mektup yayımladı. Pexşan Ezîzî mektubunda davasının durumu, kendisine yöneltilen suçlamalar, bölgedeki savaş ve gelişmelere dikkat çekti. Dosyasını ve yargı sürecini siyasi bir oyun olarak nitelendirdi.   Mektubunda şu ifadeleri kullandı:   "Siyaset ve ahlak, tarihsel söylemlerinin en hastalıklı noktasına ulaşmış durumda.   Uzun bir süre sessiz kaldım. Ellerinizin bağlı olduğu ve kaderinizin sınırın ucunda beklediği bir durumda, her söz yaşamınıza mal olabilir. Diliniz elinizden alındığında ve insani kimliğiniz sorgulandığında haykırmanız gerekir; ben hâlâ hayattayım, hâlâ nefes alıyorum ve hâlâ aynı duruş ve inanç üzerinde ayaktayım. Bazı çıkarcıların ve kendilerini siyasetçi olarak tanımlayan kişilerin müdahaleleri dışında hiçbir şey değişmedi. Cezaevinin içinde ve dışında, kendi kişisel ya da örgütsel çıkarlarını güvence altına almak amacıyla, siyasal ahlak ve ilkelerden uzak bir şekilde beni etkisizleştirmeye ve görünmez kılmaya çalıştılar.   Siz sustuğunuz da kimliğinizi başkaları tanımlar    Kimileri halk adına ve siyaset adına, kimileri benim ölüm ve felaketlerle dolu tarihimi kendi kalıplarına sığdırmaya çalışan örgütler adına, kimileri kendi tarihinden kopmuş olarak, kimileri aklanmak ve başkalarını tasfiye etmek amacıyla, kimileri de savunucu ve avukat sıfatıyla en gerekli zamanda boşluk yarattılar. İnsanlıkları ne kadarsa direnişleri de o kadar oldu ve hepsi bu durumun taşıyıcısı haline geldi. Burada şunu söylemek gerekir; siz sustuğunuzda kimliğinizi başkaları tanımlar. Ancak gerçek şu ki sessizliğiniz sırasında sizi tanımlayan siz değil, yaşamınızda bulunan ve sesi çıkan kişilerdir. Onlar sizin için öyle bir imaj ve tanım oluştururlar ki, ömrünüzün sonuna kadar o sessizliğin ağır gölgesini ve yükünü taşımak zorunda kalırsınız.   Vahşi bir cezanın gölgesinde yaşıyorum    Üç yıldır tutukluyum ve iki yıldır haksız ve vahşi bir cezanın gölgesinde yaşıyorum. Bildiğim kadarıyla şimdiye kadar hakkında dört kez idam cezası onaylanan ve bir kez de cezası bozulan tek kadın siyasi tutsağım. Bugüne kadar ne ben ne de avukatım Sayın Reîsiyan, cezanın durdurulduğuna ilişkin herhangi bir resmi bildirim almadık. Ayrıca cezanın durdurulması, onun tamamen kaldırıldığı anlamına gelmez.Bu yıllar boyunca ben ve ailem, idam cezasına mahkûm edilmiş birçok kişinin ailesi gibi son derece ağır ve karmaşık günler yaşadık. Ailem, yalnızca Kürt oldukları ve kültürel kimlikleri nedeniyle tutuklanan ve cezaevi acısı yaşayan onurlu bir ailedir.   Sanki ailem kahraman olabilmek için gerçek İranlı olmadığını kanıtlamak zorundaymış gibi ya da ben yaptığım tüm çalışmaları inkâr etmeli ve toplumsal bir araştırmacı olmadığımı söylemeliymişim gibi bir tablo yaratıldı. Böylece başım darağacına giderken ‘İdama hayır’ sloganı yalnızca belli bir örgütün ya da grubun çıkarı için yükseltilmiş oluyor.   Sırtımı hiçbir zaman dönmediğim o tarihten   Bu hukuksuzluğun farkındayız ve ben dosyam üzerinden perde arkasında hangi ellerin çalıştığını, cezaevinin içinde ve dışında nasıl siyasi oyunların oynandığını biliyorum. Hakkımda çok sayıda söylenti ve yalan üretildi. Ben bunu şaşırtıcı bulmuyorum. Çünkü kendi tarihimi çok iyi biliyorum. Bu iki-üç yıl benim tarihimin yalnızca bir tekrarından ibaret oldu. Gözaltına alındığım günden bugüne kadar, bu siyasi cezaevinde maruz kaldığım en ağır baskılar, tehditler ve düşünce ile inancıma yönelik saldırılar bana sürekli olarak Kürdistan’ın sesi bastırılmaya çalışılan o dışlanmış tarihini hatırlattı. Bencillik ve teslimiyetin bazen öyle ayrılıklara ve bölünmelere yol açtığını, tarihin yönünü yanlış yollara sürüklediğini kendi gözlerimle gördüm. Zamanın geçişi, kendimden başka bir dostumun olmadığını kanıtladı. Bu, tamamen çaresiz olmamızdan değil, sağlam bir zemini tanımaktan kaynaklanıyor; sırtımı hiçbir zaman dönmediğim o tarihten.   Dik yaşayacağım    Eğer bir yaşam varsa, onu dik yaşayacağım. Ancak yalnızca sınırda bırakılmış, dışlanmış ve unutulmuş bir kişi olarak kendi kültürümü ve öz yönetim hakkımı talep ettiğim için meşru haklarımı istemem suç sayılıyorsa, ayrılıkçılık suçlamasını reddettiğimi bir kez daha vurguluyorum. (Bu suçlama her zaman gerici bir tutum olarak kayda geçirilmiş ve cezalandırılmıştır.) Eğer bana verilen bu haksız cezanın nedeni buysa, duruşumu açıkça ifade ediyorum. Tam da bu nedenle, mevcut siyasi durumu değerlendirirken, burada kendi sözlerimle ve inancımın ışığında, bir ayrılıkçı ya da savaş yanlısı olarak değil, net ve kararlı tutumlarımı ortaya koymak istiyorum.    Bu nedenle;   “*Ortadoğu’daki sorunlar yalnızca bölge devletlerinin güncel politikalarıyla ilgili değildir. Aynı zamanda yüz yılı aşkın bir geçmişe sahip tarihsel bir sorundur. Bu tarih, Birinci Dünya Savaşı'nın ardından başlamış ve Ortadoğu topraklarının paylaşılmasından sonra da sürmüştür. Bugün yaşanan savaş da aynı paylaşımın ve sınırların oluşturulmasının devamıdır.   *Topraklarımızın, kaynaklarımızın ve petrolümüzün bir bölümü, Batılı ve Doğulu devletlerin denetimi ve işgali altında bulunan diğer bölümlerden farklı değildir. Ortadoğu yıllardır savaş ve çatışmalar içinde yaşamaktadır. Kaynakları yağmalanmış, petrolü elinden alınmış ve halklarının kanı küresel kapitalist sistemin sürdürülmesi için kullanılmıştır.   *Halkların talep ettiği şey de bu zenginliklerin kendisidir. Çünkü yıllardır değerleri ve kaynakları talan edilen, ekonomik yaptırımlar ve ambargolar nedeniyle güvenliği ve huzuru bozulan halklar söz konusudur.   *Çalınan bu zenginlikler bugün toplumların üzerinde patlamakta ve halklar daha da derin bir yoksulluğa sürüklenmektedir. Şimdi ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşları'ndan yarım kalan hesapları Üçüncü Dünya Savaşı'nda tamamlamak istiyorlar. Hangi yöntemle ve hangi stratejiyle? Bu belli değildir. Çünkü bu tür savaşlar ne halklar tarafından başlatılır ne de halkların yararına sona erer.   *Geçen yüz yıl, ulus-devlet adına siyasetin ve ahlakın karartılmasının tarihidir. Geri ve geriletici anlayışlar siyaset ve kitlesel hareketler içerisinde yaygınlaştırılmış, siyasetçiler de buna göre hareket etmiştir. Halkların rolü ise daha fazla baskı ve katliamı meşrulaştıran bir gerekçeye dönüştürülmüştür.   * Daha önce de belirttiğim gibi, özellikle yüz yıldır Ortadoğu'yu savaşın ateşi içinde bırakan Amerika-İsrail kapitalist sisteminin ülkemin topraklarında yürüttüğü bu savaşın yanında değilim. Okullara, hastanelere, yardım kuruluşlarına ve üniversitelere yönelik saldırıları şiddetle kınıyorum. Bu tür yerlere yönelik saldırılar uluslararası hukuka göre savaş suçudur. O çocukların hakkı ölmek değil, yaşamaktı.   *Ben hiçbir zaman herhangi bir örgütün üyesi olmadım; bir toplumsal araştırmacıydım. Elbette çalıştığım yerin (Rojava-Suriye) koşulları nedeniyle bazı alanlarda yardım faaliyetlerinde bulundum. Ancak bu, hiçbir şekilde o yapıların üyesi olduğum anlamına gelmez.   * Bir toplumsal araştırmacı olarak yıllarca, DAİŞ saldırılarına maruz kalan Suriyeli savaş mültecilerinin kamplarında, son derece ağır sağlık ve yaşam koşulları altında hizmet verdim. Şunu özellikle belirtmek isterim; yıllardır savaşın sürdüğü ve her gün her tarafa saldırıların gerçekleştirildiği bir Suriye’de, yalnızca bir fotoğrafa dayanarak beni örgüt üyesi olarak göstermeye yönelik propaganda, gerçekte büyük bir çarpıtmadan ibarettir.   *Günümüzde klasik ve gerici bir yaklaşım olarak gördüğüm ayrılıkçılığı hiçbir zaman savunmadım ve savunmuyorum. Ancak halkımın meşru haklarına İran sınırları içerisinde ulaşmasını ve bu ülkede federalizmin kurulmasını savunuyorum. Benim hayalim olan Ortadoğu konfederalizmini ise dünya çapındaki toplumsal dönüşüm sürecinin doğal bir parçası olarak görüyorum. Bunun, bölgede küresel sermaye güçlerinin etkisini azaltmanın tek yolu olduğuna inanıyorum.   *Bir Kürt kadını olarak, Kürdistan’ın, İran’ın ve Ortadoğu’nun kültürünü ve tarihini korumayı tarihsel ve insani bir sorumluluk olarak görüyorum ve kendimi bu çerçevede tanımlıyorum. Tarih boyunca bana yöneltilen ve cezalandırılmama gerekçe yapılan ayrılıkçılık suçlamasını hiçbir zaman kabul etmiyorum.   *Bana göre kalıcı bir barışın sağlanması için en doğru diplomasi yöntemi, halklarla diyalog kurmaktır; bize her şeyi dayatan taraflarla ya da yalnızca fırsat kollayan rakiplerle değil.   *Tarihin tamamı kapitalist sistem tarafından dönüştürülür ve yok edilirken, küresel kapitalist sistem benim tarihimi, halkımı ve hatta bireysel kimliğimi nasıl koruyabilir?   * Hükümet ile devlet yetkilileri arasında yürütülen hiçbir siyasi oyunun parçası değilim. Çünkü toplumsal çalışmalarım hükümetlerle kurulan ilişkilerden değil, tamamen bilimsel ve akademik bir çabadan kaynaklanmaktadır. Benim çalışmam halklarla ilgilidir, iktidar sahipleriyle değil.   *Başından beri bağımsız bir aktivist ve toplumsal yardım çalışanı oldum; hiçbir örgüte bağlı olmadım. Toplumsal sorunlara ilişkin kültürel çalışmaların, bu dünyanın zihinsel ve tarihsel kalıntılarını temizleyebileceğine inanıyorum.   *Halkla birlikte çalışırken ve toplumun kalbinde yer alırken, amacı ölüm değil yaşam olan eşitlikçi düşüncenin tohumlarını ekmek için daha ciddi çalışmalar yürütülmelidir. Bunun için de bağımsız ve sivil kurumların inşa edilmesi gerekmektedir.   *Ben yaşamak istiyorum, ölmek değil.Ben, ölümü karşılayan biri olarak değil, yaşamak isteyen biri olarak varım.   Gerek cezaevinin içinde gerekse dışında, beni tanıyarak ve kimliğimi sahiplenerek bana sahip çıkan herkese; sevgili ailemden avukatım Kak Rênas’a kadar tümüne selamlarımı gönderiyorum. Düşünceleri ve tutumları farklı olsa da samimiyetle destek veren herkese içtenlikle teşekkür ediyorum.”