Yüksel Genç: Türkiye Halep meselesinin içinde! 2026-01-18 09:01:21   Rabia Önver   AMED- Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê’ye yönelik saldırılar ile Ortadoğu’da yaşanan gelişmeleri değerlendiren SAMER Koordinatörü Yüksel Genç, “Türkiye Halep meselesinin içinde. Sadece Halep de değil aslında Suriye'deki gerilim ve şiddetle gayrimeşru yapının meşrulaştırılması sürecinin ve Suriye'deki egemenlik paylaşım sürecinin birebir içinde bir rol üstlendiğini bize düşündürüyor.”   Halep’te Kürtlerin yoğun olarak yaşadığı Şêxmeqsûd ve Eşrefiyê mahallelerine dönük saldırılar, Suriye’de yürütülen yeni siyasal dizayn tartışmalarını yeniden gündeme taşıdı. 10 Mart’ta SDG ile Şam yönetimi arasında varılan mutabakatın ardından gerçekleşen saldırılar, sürecin sahadaki karşılığının barış ve güvenlik değil, baskı ve şiddet olduğunu ortaya koydu. Bölgesel ve uluslararası güçlerin çıkarları doğrultusunda şekillenen bu müdahalelerin, Kürtlerin siyasi kazanımlarını hedef aldığı belirtiliyor.   Sosyo-Politik Saha Araştırmaları Merkezi (SAMER) Koordinatörü Yüksel Genç Halep’te yaşanan saldırılara ve 10 Mart mutabakatına ilişkin JINNEWS’in sorularını yanıtladı.   “Halep özgünlüğünde açığa çıkan şey bize en az üç şey söylüyor: Bir tanesi; Ortadoğu'da geçmiş rejimlerin değişmesinde yerel dinamiklerin gücünün ne kadar önemli olduğu. İkincisi; yeni dizayn sürecinde yerel dinamiklerin açığa çıkardığı koşulların yeni bölgesel güçlerin açığa çıkmasına nasıl uyarlanabildiği. Üçüncüsü; ise yeni Ortadoğu düzeni denen şeyin bölgesel, yerel ve küresel hegemonik yapıların hesap ve çıkarlarına göre birer paylaşım içeriğine sahip olduğu.”   * Halep’te yaşananlar, küresel ve bölgesel güçlerin “yeni Ortadoğu” söylemiyle kurmak istediği düzenin neresinde duruyor?   Halep özgünlüğünde gelişen, ortaya çıkan politik durum aslına bakarsanız dünya güçlerinin ve bölgesel güçlerin Ortadoğu, yeni Ortadoğu dizaynından ne anladığının tipik bir örneğini içeriyor. Çünkü Halep özgünlüğünde açığa çıkan şey bize en az üç şey söylüyor: Bir tanesi; Ortadoğu'da geçmiş rejimlerin değişmesinde yerel dinamiklerin gücünün ne kadar önemli olduğu. İkincisi; yeni dizayn sürecinde yerel dinamiklerin açığa çıkardığı koşulların yeni bölgesel güçlerin açığa çıkmasına nasıl uyarlanabildiği. Üçüncüsü; ise yeni Ortadoğu düzeni denen şeyin bölgesel, yerel ve küresel hegemonik yapıların hesap ve çıkarlarına göre birer paylaşım içeriğine sahip olduğu.    Şimdiye kadar Ortadoğu'daki yeni dizaynın 20’nci yüzyılın ortaya çıkardığı çatışmalı parçalanmış diktatöryal pozisyonların dağıtılmasına vesile olabilecek bir süreç, bir imkan olarak değerlendirildiğini biliyoruz. Fakat Suriye ve Halep özgünlüğünde açığa çıkan durum yeni yüzyılda kurulmak istenen Ortadoğu'nun da 20. yüzyılın çatışmacı, istikrarsız ve paylaşımcı heveslerini güncellediğini bize söylüyor. Bunlar önemli. Çünkü en nihayetinde Suriye örneği yeni Ortadoğu'nun pozisyonu açısından çok şey veriyor. Bakın şöyle bir Suriye örneğine. Bir yandan Güney İsrail'in egemenliğine hasredilmiş durumda. Kuzeybatısı Türkiye'nin egemenliğine hasredilmiş durumda.   Merkezde otoriter ve aslına bakarsanız demokratik bir Ortadoğu özlemi ile ilişkisiz ve böyle bir dünya tahayyülü olmayan aksine meşruluğu oldukça tartışmalı bir siyasal iradenin kurulumu var ve yerel halklar ise belli güçlere dayandıkları müddetçe ve belli güçlerin çıkarlarına hizmet ettikleri müddetçe ancak varlıklarını koruyabilen bir Suriye pozisyonu var. Öte yandan Suriye'deki Baas rejiminin yıkılmasında ve Suriye'nin demokratikleşebilmesi ile ilgili olanakların açığa çıkmasında en önemli direniş kalelerinden biri olan Rojava ile  Kuzey ve Doğu Suriye kanton yapılanmasının unsurlarının aktörlerinin ve aslında toplumunun kendisine biçilen rol 3’üncü bir şey bize söylüyor: Yerel dinamik yıktığı geçmiş diktatörlüğün yerine yeni diktatörlüklerin otoriter yapıların ve meşruluğu tartışmalı yapıların açığa çıkmasını önlemek için başka bir perspektife ihtiyaç olduğunu bize söylüyor.   Nihayetinde Suriye'de Suriye rejimi Bas rejimi yıkıldığında yerine daha demokratik bir rejimin inşası beklentisi bugün meşruluğu tartışmalı. Meşruluğunu kazanabilmek için de yerel şiddet ve kıyım dalgalarından çekinmeyen ama aynı zamanda bölgesel ve uluslararası güçlerle her tür anlaşmaya matuf bir siyasal yapı görünümünü bize veriyor. Yani özet olarak yeni Ortadoğu eski Ortadoğu'dan daha demokratik olmadığı gibi eski Ortadoğu'yu aratacak biçimde yeni çatışma dengeleri ve yeni çatışma hafızalarını, yeni istikrarsızlık hafızalarını kurmaya gebe görünüyor. Benzer bir sonucun İran için mümkün olabilme ihtimalini göz ardı etmemek gerekiyor. Yerel dinamiklerin, öz dinamiklerin ortaya çıkardığı karşı duruşlar, otoriter yapılara dönük açığa çıkardığı karşı duruşların Ortadoğu'da demokrasi, hak ve özgürlük açığa çıkaran bir sistem üretmesi için belli ki halkların, toplumların daha güçlü, daha ortak, daha kolektif bir perspektife ihtiyacı bulunuyor.   “Halep'teki saldırılar 1 Nisan mutabakatına o halkın güvenliğini almayı taahhüt etmiş rejim tarafından uyulmadığı ve rejim tarafından yine ilhak edildiğini, daha doğrusu ilga edildiğini ve boşa çıkarıldığını bize söylüyor.”   *Halep’in iki mahallesinde yaşanan saldırıların 10 Mart mutabakatı ile aynı döneme denk gelmesi sizce tesadüf mü? Yoksa bu mutabakat ile doğrudan bağlantılı bir süreç mi yürütülüyor?   Öncelikle Halep'in iki mahallesi, ortaya çıkan saldırı biçiminin kendisi bölgesel güçlerin Ortadoğu ve Suriye tahayyüllerinin bir parçası olduğunun altını çizmek gerekiyor. Kürtler açısından da diplomasi sahasında, ittifaklar sahasında, çözümler sahasında, masalarında yer alırken öz gücünün tahkim edilmesinin yaşamsal bir içerik kazandığını hatırlatıyor. Dolayısıyla Halep Kürtlere bir şey söylüyor. Ama bölgeye Ortadoğu'ya ve dünyaya da önemli bir başka şey söylüyor. O anlamda bütün mesajları birlikte okumak gerekiyor. Özgün olarak Halep'teki saldırının 10 Mart Mutabakatı’na dönük DSG ve Şam yönetimi arasında ve arabulucuların da, eşliğindeki masada belli bir sonuca ermesinin hemen ardından başlamış olması, ortaya çıkan uzlaşı ve mutabakatın, fiili mutabakatın ilan ve resmiyetinin engellenmesinin bir yolu olarak açığa çıkmış olmasını düşündürücü bulmak gerekiyor. Bu şunu gösteriyor: Aslında Halep saldırısı aynı zamanda 10 Mart Mutabakatı'nın hem yeni Suriye rejimi tarafından hem yeni Suriye rejimini oraya oturtan güçler ve oradan nemalanmak isteyen güçler açısından bir tür araç olarak değerlendirildiğini, yerel dinamiklerin, yerel güçlerin sürece dahil ya da süreç karşısında etkisizleşmesinin bir aracı haline getirildiğini bize gösteriyor. 10 Mart Mutabakatı’nın ortaya çıkardığı entegrasyon fikrinin kendisiyle bizim Halep'te yaşadığımız arasında uçurum bulunuyor. Yine 10 Mart Mutabakatı ve bu mutabakatın ortaya çıkarması arzulanan entegrasyon fikrini ortaya koyanlarla Türkiye'nin dayattığı HTŞ iktidar rejimi, Suriye'nin yeni Suriye rejimi üzerindeki etkinliğini ve tasarrufunu kullanarak dayattığı biçim bambaşka bir yere işaret ediyor. İşte o iki farklı algının kendisinin kırılma noktası olarak da Halep'i görmek gerekiyor. 1 Nisan'da yapılan anlaşma aslına bakarsanız bir nevi 10 Mart Mutabakatı'nın küçük bir laboratuvar örneğini ifade ediyordu ve bu, bu anlaşmaya göre bir yandan mahalleler, özellikle Kürt mahalleleri, iki Kürt mahallesi ağır silahlardan arındırılırken, yerel polis gücünü kendisinden kurarken, varlık biçiminin güvenceye alınmasını da rejime devrediyordu.   Rejime büyük bir meşruiyet alanı açığa çıkarıyordu. Ancak, Halep'teki saldırılar 1 Nisan mutabakatına o halkın güvenliğini almayı taahhüt etmiş rejim tarafından uyulmadığı ve rejim tarafından yine ilhak edildiğini, daha doğrusu ilga edildiğini ve boşa çıkarıldığını bize söylüyor. Dolayısıyla,  belli ki 10 Mart Mutabakatı ve bu mutabakatın ortaya çıkaracağı yeni bir entegrasyon ve yeni Suriye formunda mevcut rejimin gayrimeşru, şiddete dayalı olarak meşruluğunu genişletme ve paylaşım düzlemine uygun olarak sertleşme hanelerini de göz önüne alarak yerel öz savunma güçlerinin henüz merkezin insafına terk edilemeyecek kadar önemli bir mevzu olduğu olduğunu da bize anlatmış görünüyor.   “Suriye'yi istikrarlı bir demokratik ülke haline getirmek değil, istikrarsızlığın içerisinde farklı gerilimlerin, sürdürülebilir gerilimlerin açığa çıkmasına vesile olabilecek bir iktidar biçimi, yönetim biçimiydi HTŞ ile ortaya çıkan durum.”   *10 Mart Mutabakatı’nın özellikle Halep ve Rojava hattına yönelik askeri hamleler için bir gerekçe ya da zemin olarak kullanıldığını söylemek mümkün mü?   10 Mart Mutabakatı hem Halep'in dizaynında hem Suriye'nin genel olarak Kürtler nezdindeki dizaynında önemli bir araç olarak kullanılma potansiyelini taşıdığını ya da oraya doğru çekildiğini söylemek mümkün. Bunu az önce de söylemiştim. Biliyorsunuz yeni Suriye rejimi bir nevi havadan getirildi ve oraya oturtuldu. Suriye devrim güçleri Kürtler, Araplar ve yerel demokratik dinamikler iken bir anda HŞT'nin kendisi Suriye rejiminin yeni icracısı ve yönetimi olarak açığa çıktı. Bu rejim oraya gelirken bir koalisyon halinde aslında o iktidarı sürdürüyor. Bir yandan pek çok Selefi yapının Türkiye'nin de Körfez ülkelerinin de ve farklı Ortadoğu ülkelerinin silahlı vesayetine sahip küçük yapıların ittifakını içeriyor. Bir yandan da İsrail, Türkiye, Amerika, Fransa özellikle Avrupa ve Körfez ülkelerinin ortak mutabakatını da içeriyor. Tam olarak bu noktada aslında biraz HTŞ'nin ilk başa gelmesinden bu yana aklımda hep şöyle bir tartışma mevcut idi. Neden HTŞ gibi bir yapı Suriye'nin başına getirildi?    Suriye'yi istikrarlı bir demokratik ülke haline getirmek değil, istikrarsızlığın içerisinde farklı gerilimlerin, sürdürülebilir gerilimlerin açığa çıkmasına vesile olabilecek bir iktidar biçimi, yönetim biçimiydi HTŞ ile ortaya çıkan durum. Aslında HTŞ'nin iktidara getiriliş biçiminin kendisi Suriye'nin bugünkü durumuyla oldukça uyumlu görünüyor. Çünkü HTŞ Suriye'de Baas rejimli kan ve yerel demokratik dinamiklerin açığa çıkardığı devrimsel sürecin bir sonucu olarak iktidar olmadı. Bölgesel ve küresel güçlerin ortak konseptiyle birlikte iktidar kılındı. Daha doğrusu yeni rejimin yeni sahipleri olarak oraya oturtuldular bir nevi. Ve bu oturtulma biçiminin baştan beri bir amacı vardı. Şimdiye kadar yaşananların da bu amaçla uyumlu olduğunu söylemek zorundayız. Neydi bu amaç? Bu amaç Suriye'nin demokratik istikrarlı ve Ortadoğu'da bir demokrasi gücü, vahası haline getirilmesini sağlayacak bir tahayyül değildi.   Bu tahayyül daha ziyadesiyle Suriye'nin, İsrail'in ve aslında yine Türkiye'nin hesap ve çıkarlarına Ortadoğu'daki egemenliklerini yayma biçimlerine gelişip güçlenme biçimlerine uygun olarak dizaynını içeriyordu. Dikkat ederseniz Suriye Halep saldırısından bir gün önce Fransa'da yapılan anlaşmayla kendisini, belli açılardan, kurumsallaşmaya götürecek biçimde Güney hattını İsrail'e, Güney'in egemenlik hakkını fiili olarak İsrail'e, Kuzeybatı hattını Türkiye'ye, fiili olarak devretmiş görünüyor. Öte yandan Suriye savaşından bu yana tartışılan bir konunun da bu durumla uyumlu olarak geliştiğini görüyoruz. O da Kürtlerin ise, Suriye'de önemli bir devrim dinamiği demokrasi dinamiği olarak sürecin başından beri aktif bir yerel öz gücü olarak var olan Kürtlerin ise Rojava içerisinde Qamişlo, Kobanê gibi birkaç şehir şehir çeperine sıkıştırılmasını içeren bir plan yani bir Suriye'nin paylaşım planının kendisi söz konusu. Dolayısıyla HTŞ’nin iktidara neden getirilmiş olduğunu bu vesileyle anlamış oluyoruz. Yerel demokratik dinamiği güçlü ve meşru bir yapının iktidar olması hâlinde Suriye'nin bu biçimde paylaşımının mümkün olmayacağını gören güçler, HTŞ üzerinden Suriye'nin bir bölgesel ve küresel güç paylaşımının parçası olarak, egemenlik paylaşımının parçası olarak zayıflatılmış halini yaratmak istediler ve bunu HTŞ ile yapmaları pekala mümkündü. Çünkü HTŞ’nin kendisi de meşru değildi. Meşruluğu tartışılan bir iktidar nezdinde ülkeyi bölmek, parçalamak, egemenlik sahalarını gasp etmek çok daha kolay olurdu ve yaşanan biraz da bununla ilgili görünüyor doğrusunu isterseniz.   “Türkiye Halep meselesinin içinde. Sadece Halep de değil aslında Suriye'deki gerilim ve şiddetle gayrimeşru yapının meşrulaştırılması sürecinin ve Suriye'deki egemenlik paylaşım sürecinin birebir içinde bir rol üstlendiğini bize düşündürüyor.”    *Türkiye’nin Halep ve çevresine dönük politikası iç kamuoyuna ve uluslararası aktörlere nasıl bir mesaj vermeyi hedefliyor?   Türkiye’nin yeni Suriye rejimi HTŞ ile birlikte oluştuğundan beri Suriye'nin yeni dizaynının içinde HTŞ rejiminin yeni Suriye'nin rejimi olarak benimsetilmesi ve gayrimeşru pozisyonun meşrulaştırılması açısından her tür politikasını destekleyen ve hatta yer yer açıklamalarla belirleyen ülke pozisyonunda olduğunu düşünmek mümkün. Dolayısıyla Suriye'nin mevcut durumunun kendisinin Türkiye'nin hem bölgesel hegemonyasını sağlamakla ilgili önemli bir manivela görevi ve işlevi görüyor hem içeride AKP iktidarının kendi hegemonik pozisyonunu güçlendirmesi, süreklileştirmesi ve yapısallaştırmasına ilişkin önemli bir açılım sahası ve penceresi olarak görünüyor. Halep saldırıları üzerinden aslına bakarsanız Türkiye bir yandan HTŞ'nin o koalisyon, Selefi koalisyon biçiminde ama huzursuz ve kontrolsüz olan iç yapısının konsolide edilmesini sağlamış görünüyor.    Ama aynı zamanda Halep saldırısı üzerinden Kürtleri kontrol etme, denetleme, daraltma ve kazanımlarını giderek tasfiye edecek, zayıflatacak pozisyonu yaratabilecek etki gücüne sahip olduğunu ilan etmiş oluyor. Aynı zamanda içeride kendi otoriter yapılanmasının tahkiminde önemli bir aşamayı ortaya çıkarmış oluyor. En nihayetinde Halep'te ortaya çıkan ve Suriye'de ortaya çıkan hegonomik pozisyonun Türkiye'de AKP'nin konumunu ve pozisyonunu güçlendireceği, sağlamlaştıracağı gibi bir inanca sahipler.   Türkiye'de son bir yıldır bir Kürtler üzerinden bir çözüm süreci ilerletilmeye çalışılıyor ve bu sürecin ilerletilememesinin en önemli adreslerinden biri AKP'nin üzerine düşen sorumlulukları, yasal sorumlulukları, pratik ve icra işi sorumlulukları ve anlayış sorumlulukları yerine getirmemesi. Aksine Kürtler üzerinden özellikle Rojava üzerinden süreci sürekli zayıflatan, sürecin ilerlemesini ve sürece güven duygularını kıran ve aslında sürecin varlığıyla bölgesel hegemonyasını güçlendirebilme, manivelası olarak kullandığınız süreci, daha doğrusu hegemonyasını genişletmek için araçsallaştırma çabasının içerisinde olduğunu uzun süredir söylüyoruz. Tam olarak Halep saldırısını AKP'nin çözüm sürecini vurma girişimi olarak sadece zayıflatma değil, aynı zamanda vurma girişimi olarak da değerlendirmek mümkün. Tam da bu noktada başından beri sürecin ilerlemesi için Türkiye kamuoyunu sürece hazırlamayan yapısının bugün yayılmacı duygularla birlikte yeniden konsolide edilmesini kolaylaştıran bir örnek olarak Halep örneği karşımızda duruyor.   Şunu kimse iddia edemez. Halep'teki çatışmaların Türkiye'yle ilişkisi olmadığına kimseyi ikna edemezler. Çünkü ve ne yazık ki Halep saldırısı başlamadan önceki hafta, MHP liderinin Meclis konuşması, Halep'i ve DSG'yi hedefleyen Meclis konuşmasının bu hafta da devam etmiş olmasının kendisi bu işte birebir rol alınmış olduğunun başka bir biçimde ilanı. Ama aynı zamanda Türkiye'de Türkiye Dışişleri Bakanlığı'nın hem, 4 Ocak'taki mutabakat sürecine müdahalesine dair kamuoyuna yansıyanlar hem Savunma Bakanlığı'nın Halep saldırısıyla beraber HTŞ iktidarına sunmayı teklif ettiği ve duyurduğu yardımın kendisi bu sürecin Türkiye'nin dışında gelişmiş olma ihtimalini alabildiğine zayıflatıyor. Dolayısıyla Türkiye Halep meselesinin içinde. Sadece Halep de değil, aslında Suriye'deki gerilim ve şiddetle gayrimeşru yapının meşrulaştırılması sürecinin ve Suriye'deki egemenlik paylaşım sürecinin birebir içinde bir rol üstlendiğini bize düşündürüyor.   “Türkiye, Suriye'yi kendi güvenliğinin bir sahası olarak okuyan bir anlayışı meşrulaştırıyor çok uzun süredir.”   *Halep’te Kürtlerin ve özellikle sivillerin yaşadığı baskı ve saldırıları Türkiye’nin güvenlik söylemi ile nasıl ilişkilendiriyorsunuz?   Doğrusunu isterseniz dünya ve bölge çok uzun süredir yeni dünyayı tahayyül ederken hegemonik yapılar insan hakları, güvenlik, hak, özgürlükler, batı değerleri gibi değerler üzerinden yapılandırmıyor. Güç ilişkileri, çıkar ilişkileri üzerinden yapılandırıyor ve Ortadoğu çok uzun süredir yeni bir bölgesel hegemonya paylaşımı içerisinde ve yeni bölgesel hegemonyaların yeniden tahkim süreci içerisinde. Tam da bu hegemonyaların tahkim süreci içerisinde yerel dinamiklerin, hak ve özgürlüklerinin, güvenlik haklarının korunması, savunulması gibi bir şeyi beklemek ham hayal olur. Gücün öne çıktığı yerde hak ve özgürlüklere dayalı bir güvenliğin kendisi direkt hedeflenmiş olur. Dolayısıyla Suriye'de açığa çıkan durumu biraz bununla da birlikte görmek gerek. Öte yandan Türkiye, Suriye'yi kendi güvenliğinin bir sahası olarak okuyan bir anlayışı meşrulaştırıyor çok uzun süredir. Tıpkı İsrail'in kendi güvenliği için yayılmayı Suriye'nin bazı yerlerinde egemen olmak zorunda olduğunu iddia etmesi gibi. Dolayısıyla bu egemenlik yayılımı adı altında ortaya çıkan şey korkunç bir biçimde yeni yeni bölgesel istikrarsızlıkları tetikleyecek yeni bir paylaşım düzleminin günümüzde gündemimize gelmesine neden oluyor.   Eğer Türkiye ve Suriye ilişkisindeki güvenlik perspektifini Türkiye'nin yayılma hevesleriyle ilişkili değerlendirecek olursak ya da bölgesel hegemonyasını, egemenlik alanını genişletme beklentisi ile birlikte okuyacak olursak evet Türkiye güvenlik gerekçesiyle bir egemenlik yayılımı içerisinde. Ama hak ve özgürlüklerin güvencelenmesine dair söylem içerisinde okumak istersek hayır, Türkiye böyle bir niyet, içerik ve pozisyonla ilişkili değil ne yazık ki.   “Rojava Devrimi ile beraber Kürtler arasında çok güçlü bir ulusallık oluştu. Ve uluslaşma sürecini Rojava ile birlikte büyük oranda tamamlayan bir Kürt toplum profili ile karşı karşıyayız. O yüzden Rojava'da oluşan her tür saldırı Kürt Ulusal Birliği ve Kürt ulusal duygularını güçlendiren, kurumsallaştıran, tahkim eden bir rol oynuyor.”   *10 Mart Mutabakatı sahadaki askeri hareketlilik ile birlikte ele alındığında bu sürecin barışçıl bir çözüm mü yoksa yeni bir çatışma everesinin hazırlığı olduğumu söyleyebiliriz?   10 Mart Mutabakatı Halep'le birlikte yara almakla birlikte hala masadaki tek geçerli mutabakat görünümünde. Bir kere ne olursa olsun Kürtlere düşen bazı görevler var bana kalırsa. Bir tanesi kendi öz savunma gücünü kendi içlerinde sağlamaları gerekiyor. Rojava Devrimi ile beraber Kürtler arasında çok güçlü bir ulusallık oluştu. Ve uluslaşma sürecini Rojava ile birlikte büyük oranda tamamlayan bir Kürt toplum profili ile karşı karşıyayız. O yüzden Rojava'da oluşan her tür saldırı Kürt Ulusal Birliği ve Kürt ulusal duygularını güçlendiren, kurumsallaştıran, tahkim eden bir rol oynuyor. Tam olarak ortaya çıkan bu rol ve durumun kendisinin ikinci bir aşamaya ihtiyacı var.   Kürtler gibi devletsiz toplumların kendilerinin varlıklarını sürdürecek bir öz savunma hattına ve anlayışına ihtiyacı var. Bu hat ve anlayışın fiili olarak da resmi olmasa bile fiili olarak kurumsallaşabildiği bir sürece ihtiyacı var. Çünkü halkların, toplumların varlıkları, güvenlikleri başka güçlere terk edilemeyecek kadar önemli ve hayati bir meseledir. Tam olarak Kürtlerin aslında Rojava'da yaşadığı örneğin örnekten çıkaracağı ilk dersin de bir öz savunma anlayışının ulusal bir öz savunma anlayışının tüm Kürtler arasında ve tüm Kürdistan parçaları arasında geçerli hale getirecek bir konsept ve tartışma söylemine ihtiyacı olduğunu düşünüyorum.   Ve Halep saldırısı muhtemelen Kürtler arasında kendi güvenliğini kendisinin sağlayacağı mekanizma ve anlayışların nasıl kurulacağına dair önemli bir tartışma açığa çıkaracak. İkincisi Kürtler hiçbir zaman bulundukları parçalarda kurulmuş masaları diplomasi masalarının dışında olmamalılar. Ama bu masalarda alttan alan tarafları dengeleyen ve kendi varlığını, ihtiyaçlarını, hak ve özgürlüklerini ve güvenliklerini başkasının insafına terk eden pozisyonlarda değil, gerekirse oyunu belirleyebilecek, oyunun dengelerini değiştirebilecek biçimde güçlü bir biçimde kendilerini o masada var edebilmeliler. En nihayetinde de Kürtlerin varlığının yasal statülere kavuşması, resmi statülere kavuşması ve tanınması masalardan geçecek ve o diplomasi masalarındaki varlık biçimlerini, politika yürütme biçimlerini yeniden düşünmeleri gerektiği kanaatindeyim.   Türkiye'de kurulmuş çözüm masası, Suriye'de kurulmuş yeniden yapılanma ve ne yazık ki paylaşım içeren masaların içerisinde Kürtler eğer etkin, aktif değil iseler, ne yazık ki o masada yenilecek güç haline gelirler. Bunu önlemeleri gerekecek ve bu masalardan kalkmayan, bu masaları, bu masalarda ciddi birer aktör olduğunu gösteren politik, politikaların parçası olabilmeliler. Eğer oyunun, bu oyunun içinde olacak ise Kürtler, bu diplomasi oyununun ve kurulmuş masaların içinde olacak iseler, aslına bakarsanız, oyuna dahil olan, oyuna eklemlenen ve dilendiğinde çıkarılan bir güç değil, oyunun içerisinde bu oyunun başarıyla sonuçlanmasında göz ardı edilemeyecek bir aktör olarak kendilerini konumlandırmak zorundalar.     “Türkiye Kürtlerle güçlenmeyi değil Kürtsüzleştirerek ya da Kürtleri bertaraf ederek Ortadoğu'da büyümek gibi bir planın kendisine sadık görünüyor. Oysa yeni barış sürecinin en önemli argümanı Kürtler ve Türkler arasında kurulacak büyük bir ortak ittifakla beraber Ortadoğu'da sağlam bir liderlik açığa çıkarma pozisyonu.”     *Halep’te yaşananlar 2013-2015 sürecinde Suriye ve Rojava’ya dönük izlenilen politikalarla hangi noktalarda benzerlik gösteriyor?   Aslında 2013-15 barış sürecinin bozulmasının en önemli etkenlerinden biri Suriye'de Rojava hattının, Kuzey ve Doğu Suriye hattının Kürtler öncülüğünde bir aktör olarak açığa çıkması ve Türkiye'nin Suriye'de ortaya çıkan çatışma sürecini, Ortadoğu'ya yayılma ve Ortadoğu'da egemenliğini genişletme ile ilgili fırsat olarak görme pozisyonunun zayıflatmış olmasıyla çok ilgili. Türkiye yerine Kürtlerin bir aktör olarak o dönem öne çıkması Türkiye'nin oyun bozucu bir güç olarak sahneye çıkmasında oldukça etkili bir durum oldu ve Türkiye hatırlayın 2013-15 süreci boyunca hatta sonrasında masaya oturana ve Suriye'nin yeniden dizaynında yer alana kadar oyun bozucu kartını kullandı. Ve bu oyun bozuculuğu sadece bölgesel ilişkiler açısından değil, Türkiye'de oluşmuş Kürt meselesine dair çözüm süreci masası açısından da kullandı ve masayı bozdu. Aslında 2013-15 çözüm sürecinin tetikleyici nedenlerinden bir tanesi Suriye'de ortaya çıkan iç çatışma dönemi ve bu dönemin Kürtler nezdinde ortaya çıkardığı olanaklardı. Şimdi ise o dönem bitirilmesi de bu olanakların Kürtler lehine ilerliyor olmasıydı. Türkiye'nin kendi lehine değerlendirmemiş olması Kürtlerle bu ilişkiyi ortak kazanım olarak değerlendirmemiş olmasıydı. Şimdi de yeni sürecin en önemli tetikleyicilerinden biri bu defa bölge, Suriye üzerinden ortaya çıkmış iç savaşın olası sonuçları üzerinden değil savaş sonrası yeniden kartların karıldığı ve dizaynın yapıldığı düzlemde aktif masada yer alma isteğiyle aslında çözüm süreci başlamış görünüyor.   Ama aynı zamanda 2013-15 sürecinden en çok faydalanan ve aslında bir toplu oranın yerel dinamik ana dinamiklerinden biri olarak öne çıkan Kürt aktörlüğünün uluslararası ve bölgesel dengeler hatta yerel dengeler içerisinde zayıflatılmasına dönük bir rol üstlenmesi ile ilgili görünüyor. Dolayısıyla her iki süreci değerlendirdiğimizde bir her iki süreçteki barış süreci Suriye ve Rojava'daki olası gelişmelere odaklanmıştı. Her iki sürecin kritik ve kırılma noktaları Suriye'nin yeniden şekillenişi ve Kürtlerin pozisyon alma biçimiyle birlikte ilerliyor.   Dolayısıyla belki de Kürt meselesindeki çözüm süreçlerinin son ikisinde Kürtlerin jeopolitik pozisyonları ve bölgesel güç kavgalarının ve dizayn süreçlerinin oldukça etkili ve belirleyici olduğunu söylemek gerekiyor. Farklar açısından az önce de söyledim. Birinde Suriye iç savaşı vardı ve Kürtler için çok önemli bir olanak açığa çıkmıştı. Şimdi ise Kürtler İçin ortaya çıkmış olanağın yapısallaşması gibi bir durum var. Bir öncekinde Kürtlerin bu süreçten önemli bir aktör olarak çıkmasını engellemek isteyen ve Suriye'de ortaya çıkan dengenin Ortadoğu'da Türkiye'nin yayılmasını değil Kürtlere alan açmasına dönük tepkinin ortaya çıkardığı bir süreç bozum hikayesi vardı. Şimdi ise Kürtlerin bu iç savaş sürecinde gösterdiği direnişin de bir sonucu olarak kurdukları sistem ve hakların kurumsallaşmasını önleme ve giderek zayıflatarak mümkünse tasfiye etmeli ilgili bir heves ve yaklaşım var gibi görünüyor. Dolayısıyla aslında her ikisinde de Türkiye Kürtlerle güçlenmeyi değil Kürtsüzleştirerek ya da Kürtleri bertaraf ederek Ortadoğu'da büyümek gibi bir planın kendisine sadık görünüyor. Oysa yeni barış sürecinin en önemli argümanı Kürtler ve Türkler arasında kurulacak büyük bir ortak ittifakla beraber Ortadoğu'da sağlam bir liderlik açığa çıkarma pozisyonu.   “Bu yeniden alt üst oluş sürecinde bölgesel egemenliği geliştirmek isteyenlerin ortaya çıkardığı yeni istikrarsızlık ve çatışmacı gayrimeşru profillere alternatif olarak yerel dinamiklerin kendisini bölgenin öz dinamiği olduğunu gösteren, meşru dinamiği olduğunu gösteren, barış ve istikrar odağını gösteren yeni bir anlayışla ortak bir Ortadoğu formuna yönelmesi gerekiyor. Aslında Ortadoğu'daki barış, güven, istikrar, demokratik dinamiklerin açığa çıkmasının tek koşulu da bu gibi görünüyor.”   *Bu gelişmelerin bölgesel barış Kürt meselesi ve Suriye’nin geleceği açısından ne tür sonuçlar doğuracağını ön görüyorsunuz?   Suriye'de olan paylaşım hamlelerinin kendisi, gayrimeşru rejim inşa etme durumlarının kendisi Ortadoğu'da barışın çok uzak bir yerde olduğunu bize söylüyor. Orta Doğu'da istikrarlı bir düzen kurma fikrinin ve aslında olanağının biraz uzaklarda olduğunu söylüyor. 20’nci yüzyılın çatışma ve gerilim üreten dinamiklerinin yerine yeniden, yeni çatışma ve gerilim üreten dinamiklerin inşasından kaçınmayan bir hegemonik güç paylaşım sürecinin Ortadoğu'da geçerli olduğunu bize söylüyor. Dolayısıyla HTŞ hükümeti gibi hükümetler var. Suriye'de yaşanan paylaşım, egemenlik paylaşım biçimlerinin kendisi Ortadoğu'da hegemonik yapılar,  güç paylaşımlarını yapan ülke ve aktörlerin eliyle herhangi bir barış ve istikrarın gelmeyeceğini, bu tarafların çıkarlarını barış çatışmacı gayrimeşru ve istikrarsız ortamlarda bulduğunu bize söylüyor. Tam da bu noktada bu yeniden alt üst oluş sürecinde bölgesel egemenliği geliştirmek isteyenlerin ortaya çıkardığı yeni istikrarsızlık ve çatışmacı gayrimeşru profillere alternatif olarak yerel dinamiklerin kendisini bölgenin öz dinamiği olduğunu gösteren, meşru dinamiği olduğunu gösteren, barış ve istikrar odağını gösteren yeni bir anlayışla ortak bir Ortadoğu formuna yönelmesi gerekiyor. Aslında Ortadoğu'daki barış, güven, istikrar, demokratik dinamiklerin açığa çıkmasının tek koşulu da bu gibi görünüyor.