‘Aleviler ile Kürtleri karşı karşıya getiren siyasal mühendislik’ 2026-09-16 09:04:29   Melike Aydın    İSTANBUL – Alevi toplumuyla Kürt halkı arasındaki ilişkinin devlet politikalarıyla karşıtlık üzerinden şekillendirildiğini belirten akademisyen Dilşa Deniz, Alevi hafızasının siyasal mühendislikle yönlendirildiğine dikkat çekerek, demokratik cumhuriyet ve eşit yurttaşlık temelinde kapsayıcı bir dil kurulması gerektiğini söyledi.   Fransa merkezli Utopia TV Ari sitesinde 17 Ağustos tarihinde Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın 20 Temmuz ve 2 Ağustos tarihlerinde Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) İmralı Heyeti’yle yaptığı görüşmelere ait olduğu ileri sürülen bazı tutanaklar yayımlandı. Tutanaklar, DEM Parti İmralı Heyeti ve Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan tarafından “gerçek dışı ve provokasyon” olarak nitelendirilmişti.    Alevi Aydınlar Bildirgesi’yle devam eden tartışmaları değerlendiren akademisyen Dr. Dilşa Deniz, meselenin yalnızca güncel söylemler üzerinden ele alınamayacağına dikkat çekti.   ‘Alevi hafızasında Yavuz var, Dersim neden yok?’   Metnin tam içeriği üzerine bir şey söylemekten ziyade, onun işaret ettiği ve Alevilerden refleks aldığı noktaya bakmak gerektiğini ifade eden Dilşa Deniz, “Alevi hafızasında Yavuz var, Dersim neden yok?” sorusunu sordu. Dilşa Deniz, “Alevi Aydınlar Bildirgesi”nde öne çıkan iki temel meseleye dikkat çekerek, “Birincisi, Kürt hareketine atfedilen ‘İslam kardeşliği’ söylemi ve bu söylemin Alevilerin hafızasındaki kaygıyı tetiklemesi. İkincisi yine bu hafızada özel kodlanmış olarak mevcut bulunan Yavuz Sultan Selim ile İdris-i Bitlisi ilişkisi. Kürt hareketi, görüşmelerde böyle bir söylemin bulunmadığını belirtse de geçmişteki ‘İslam kardeşliği’ vurgusunun yarattığı bir bellek de var elbette. Bence Kürt hareketinin bir ‘kardeşlik’ vurgusuna ihtiyacı yok. Temel vurgu, Kürt hareketinin mevcut sekülerlik ve demokratiklik anlayışını, farklılıklara eşit mesafede duran ve eşitsiz konumda bulunanlara pozitif ayrımcılık uygulayan karakteristiğini daha güçlü biçimde öne çıkarması yeterlidir. Bunları uygulayan bir hareketin, kendisinin bu kadar yanlış anlaşılmalara yol açabilecek söylemlerden kaçınması ve elbette tetiklenmiş olan bu kaygının giderilmesi gerekiyor” dedi.   Kürtler ve Aleviler: İki ‘öteki’nin birbirine karşı kodlanması   Esas meselenin, devletin iki “öteki” kimlik olarak Kürtleri ve Alevileri birbirine karşıt iki kimlik olarak nasıl bir mühendisliğe tabi tuttuğu konusu olduğunu ifade eden Dilşa Deniz, “Türkiye Cumhuriyeti tarihinde, Osmanlı’dan devralınan ve farklı toplulukları parçalama, yönetme ve asimile etme amacı taşıyan oldukça sistematik bir sosyal mühendislik mekanizması var. Bu mekanizmanın, Cumhuriyet sonrasında egemen kılınmaya çalışılan Türklük ve Müslümanlık kimlikleriyle örtüşmeyen iki büyük topluluk olan Kürtler ve Alevileri direkt hedeflemesi şaşırtıcı değil. Osmanlı bürokratik kadrolarından devralınan yönetici kadronun, yani Mustafa Kemal ve ekibinin kurduğu yeni yönetimin ilk saldırılarını bu nedenle, bu iki gruba ve onların kesişim kümesi olan Kürt Alevilere yöneltmesi şaşırtıcı değil. 1921 Koçgiri, 1925 Şeyh Said ve sonrasında 1937-38’de Dersim’e yöneldi. Hepsi bu ekip tarafından planlandı ve devletin ordusu kullanılarak yapıldı” diye belirtti.   ‘Alevilere yönelik saldırılar polis ve asker gözetiminde yapıldı’   Bunun ardından da Alevilere yönelik, farklı bölgelerde ve farklı biçimlerde uygulanan, pogrom niteliğinde ve sonuç itibarıyla Alevilerin toplumsal varlığını hedefleyen saldırıların devam ettirildiğini söyleyen Dilşa Deniz, “Alevi pogromlarına baktığımızda; Ortaca, Maraş, Çorum, Sivas, Gazi Mahallesi gibi saldırıların çoğunda cuma günlerinin seçilmesi, camilerden sevk ve idare edilmesi, Türkçü ve İslamcı sloganlar eşliğinde yürütülmesi, polis ve asker gözetiminde gerçekleşmesi, büyük Alevi göçlerine yol açması, faillerin çok küçük bir bölümünün göstermelik olarak yargılanması, davaların zaman aşımına uğratılması ve daha da önemlisi bazı faillerin ödüllendirilmesi devlet politikalarının rolünü net olarak gösteriyor” sözlerini kullandı.   ‘Pogromları Şafii Kürtler yapmış gibi bir hafıza inşa edildi’   Alevilerin kaygısının esas olarak devletin bu karakterinden kaynaklandığını ifade eden Dilşa Deniz, bunun nedeninin Alevileri korkutarak toplu yaşam alanlarından göç ettirmek; böylece gündelik yaşam içinde Alevilerin kendi inançlarını pratik içinde yeniden üretmelerini önlemek, yani yaşadıkları yerlerden koparılarak Sünni çoğunluğun bulunduğu bölgelere dağıtılmalarını sağlamak ve korku yoluyla Sünni çoğunluk içinde asimile olmalarını sağlamak olduğunu söyledi.   Dilşa Deniz şöyle devam etti: “Yani Aleviliği öldürmek. İşte Alevilerin cemevlerine kurtarıcı olarak fotoğrafını astıkları Mustafa Kemal ve ekibinin bugün de devam eden Alevilere yönelik politikaları bunlar. İlk iki büyük saldırı olan Koçgiri ve Dersim’in, bizzat Mustafa Kemal ve ekibinin tasarımları doğrultusunda ordu eliyle gerçekleştirildiğini, daha sonra da sistemli bir şekilde devlet destekli ‘sivil’, Hanefi Türkler tarafından gerçekleştirilen pogromlarla devam edildiğini görüyoruz. Buradaki en önemli nokta, bu pogromların hiçbirinin Şafii Kürtler tarafından gerçekleştirilmemiş olmasına rağmen, Alevi hafızasında Hanefi Türkler yerine Şafii Kürtler yapmış gibi bir hafızanın inşa edilmiş olması.”   ‘Şeyh Said’den Kürt hareketine uzanan hafıza’   2017 yılında, 2 Temmuz anmalarında Osman Baydemir Şeyh Said ve Seyit Rıza’yı birlikte andığında da bugün verilen refleksin aynısının verildiğini kaydeden Dilşa Deniz şunları dile getirdi: “Şeyh Said’in Erzurum’da Alevilerle ciddi bir ilişkisinin ve muhabbetinin bulunduğuna dair tarihsel bilgiler olmasına rağmen, Şeyh Said’in Alevilerin hafızasına ‘şeriat isteyen bir Alevi düşmanı’ biçiminde kazınması nasıl açıklanabilir? Elbette herkesin Şeyh Said’in Alevilerle ilişkisini bilmesini bekleyemeyiz, ama olmayan Alevi düşmanlığı hafızasının nasıl oluşturulduğunu da sorgulamamız gerekmez mi? Bu hafızanın nasıl oluşturulduğunu ve kimlerin bu hafızanın oluşumunda rol oynadığını anlamak için aslında tek başına Dersim örneği yeterlidir.    Dersim’de on binlerce Kürt Alevinin katledilmesinin mimarı ve uygulayıcısı olarak artık tarihsel kayıtlarda da açık biçimde yer alan Mustafa Kemal’in bu hafızada görünmez kılınması, onun büyük boy posterlerinin bugün hâlâ cemevlerinin duvarlarına asılması, katliamın esas faillerinin görünmez kılınıp aynı tarihsel şiddetin mağduru olan başka bir kimliğin fail konumuna yerleştirilmesi, bu hafızanın kim tarafından ve nasıl itina ile inşa edildiğini açıklıyor zaten. Dolayısıyla harekete geçirilen bu hafıza kendiliğinden oluşmuş bir hafıza değildir. Tam tersine, kimin hatırlanacağına, kimin unutulacağına ve kimin fail olarak nasıl kodlanacağına ilişkin çok ileri bir siyasal mühendisliğin ürünü olduğu açık.”   ‘Suçluyu mağdur, mağduru suçlunun yerine koymak...’   Alevilerin katliam hafızasının, katliamların failleri lehine, aynı politikaların mağduru olmuş Şafii Kürtlere yüklenmesinin, Osmanlı ailesinin 3 kıtada milyonlarca insanı nasıl yönettiğine dair iyi bir veri sunduğunu hatırlatan Dilşa Deniz sözlerine şöyle devam etti: “Mustafa Kemal ve ekibi bu sistemin içinden yetişmiş bürokratları, askerleri olarak bu hafızanın inşasındaki derin, köklü bir geleneğin izlerini sunuyor. Suçluyu mağdur, mağduru suçlunun yerine koymak! Bunun ne kadar işlevsel olduğunu, bugün Kürt hareketine yönelik suçlamalara nasıl bir zemin sunduğunu görmek gerekiyor. İşte tam da bu nedenle, Kürt olarak mağdur edilmiş Şeyh Said’e, Cumhuriyet’in Alevi katliamlarının suçunu yüklemek; Cumhuriyeti Alevi ‘koruyucusu’, Şeyh Said’i de düşmanı olarak Alevilerin hafızasına yerleştirmek bu derin mühendisliğin marifeti. Bu kodlamanın bugün hâlâ ne kadar işlevsel olduğunu, Şeyh Said’in hafızada yerleştirildiği yere bugün Kürt hareketinin yerleştirilmeye çalışılmasından da anlıyoruz.”   ‘Alevilerin Kürt hareketine yüklediği anlam’   Bir ekip tarafından inşa edilmiş bu hafıza ile Alevilerin kaygılarının esas zemininin kaydırılarak planlı biçimde Kürt hareketine karşı kullanılacak bir mecraya yönlendirildiğine dikkat çeken Dilşa Deniz, “Burada, Alevilerin Kürt hareketine atfettiği önemi ve bunun oluşturduğu hafızayı da ayrıca görmek gerekiyor. Özellikle HDP süreciyle birlikte Aleviler, CHP ve Kemalist hareket içinde kimliksizleştirilip susturuldukları bir dönemden çıkmaya başladılar. 1990’larda Alevilerle Kürtler arasındaki ilişkiyi engellemeye yönelik bütün çabalara rağmen bu ilişki güçlendi ve Aleviler ilk kez kendi politik kimlikleriyle görünür olmaya, parlamentoda temsil edilmeye başladılar. Dolayısıyla bugün bu ilişkinin kırılmasının ve Alevilerin yeniden sistem içi bir alana yönlendirilmesinin hedeflendiğini de düşünmek gerekiyor. Bana göre eski CHP’den kopan Alevilerin, Kürt hareketinden koparılarak ‘Yeni Parti’nin işaret edildiği bir tampon alana yönlendirilmeye çalışıldığı bir çaba da var” şeklinde konuştu.    ‘Çok cepheli bir saldırı’   Son aylarda Ergenekon, Gülen Cemaati, ulusalcı sol ve bazı Kemalist çevrelerin çok sert ve aynı yönde harekete geçmesinin, Kürtleri Türklerin gözünde “terörist”, Alevilerin gözünde ise “İdris-i Bitlisi” olarak kodlayan söylemlerde bulunduğuna işaret eden Dilşa Deniz, “Bu söylemleri açık ya da dolaylı biçimde sürdürmeleri ve bu mecralarda kendilerine alan açılan bazı Kürt aktörlerin de dahli ile Kürt hareketine yönelik çok cepheli ve çok aktörlü bir saldırının başlatıldığını açıkça gösteriyor” dedi.   Devlet projesi   Avukat Cihan Söylemez gibi bazı aktörlerin gerçekten ciddi şekilde takip edilmesi gerektiğini söyleyen Dilşa Deniz, “Bu zatın sosyal medyadaki çabası, bu kişiyle ilgili daha önce yaşanan bir süreci de hatırlayarak not etmek isterim. 2017 yılında, bugün Alevi-Bektaşi Cemevleri Başkanlığı görevini yapan ve belli ki o dönemlerde altyapısı hazırlanan Ali Rıza Özdemir’in Orhun TV gibi çok manalı bir mecrada yazdığı bir makale üzerinden bana yönelik, bir aydan fazla sürdürülen sosyal medya linçinde de aynı ekip devreye girmişti. Ali Rıza Özdemir’in ardından Av. Cihan Söylemez ve Yaşar Kaya’dan başlayıp daha sonra Rıza Zelyut ve Ulusal Kanal’a kadar uzanan bir süreçti bu. Bu sürecin özel yürütülen bir devlet projesi olduğu, süreci başlatan Ali Rıza Özdemir’in geldiği yer, sürecin Ulusal Kanal’da Rıza Zelyut ile final yapması ve aynı aktörlerin bugün de aktif olarak devrede olması ile okunduğunda gayet anlamlı bir hâl alıyor” diye belirtti.   Dijital medya linçi   İkinci önemli hususun, o dönemki saldırılara yanıt verdiği Facebook hesabının dört kez kapattırılması, dijital medya mesaj kutusundan tehdit mesajları gelmesi ve hakarete uğraması olduğunu dile getiren Dilşa Deniz, “Yani benim kendimi savunmama izin vermeyecek kadar önem veriliyordu bu linç eylemine. Ancak bunlar Av. Cihan Söylemez’i tatmin etmemiş olacak ki uzun süre hakkımda sosyal medyada beni ‘Alevilik düşmanı’ ilan eden, hakaret eden videolar yayımlamaya devam etti. Bu arada kendisini şahsen hiç tanımıyorum ve bu videolar aracılığıyla kendisinden haberdar olduğumu da belirteyim. Aynı kişi, yine 2017 yılında bugün kendisini büründürdüğü demokrat kimliğinin tam tersine, Alevi bildirgesi yayımlayanları, kendi tanımına uymayan bir Alevilik anlayışı nedeniyle nasıl tehdit ettiğini de biliyoruz” sözlerine yer verdi.    Aynı ekip aynı saldırı   İdris-i Bitlisi’den kaygı duyanlara, katliamın esas sorumlusunun Yavuz Sultan Selim olduğunu, İdris-i Bitlisi’nin Kürt olmasından önce Şii kimliğinin de dikkate alınması gerektiğini ve Yavuz Sultan Selim’in aslında bir Şii ittifakı üzerinden siyasal destek aradığını hatırlatan Dilşa Deniz, “Daha da önemlisi, aynı kişilerin 400 yıl önceki yaklaşık 40 bin Alevinin katledilmesine yönelik hassasiyeti zirvedeyken, bundan yalnızca yaklaşık 70 yıl önce üstelik de Dersim’de bunun çok üzerinde, on binlerce Kürt Alevinin ölümünden sorumlu tutulan Mustafa Kemal hakkında tek söz söylememeleri normal midir? Onlar Alevi oldukları için öldürülmediler mi? Bu arada Avrupa’da Dersim 38 soykırımını itina ile Kürt kimliğinden ayırıp, bol bol konferans düzenleyenlerin sessizliği de dikkate değer” diye konuştu.   ‘Dersim hafızası manipüle ediliyor’   Bu katliamdan sorumlu tutulanların posterlerinin hâlâ cemevlerinin duvarlarında asılı olmasını sorgulamamanın, böylesi bir Alevi hafıza hassasiyetiyle uyumlu olmadığının altını çizen Dilşa Deniz, şunlar dile getirdi: “İşte Alevi hafızasının Türkçü ve İslamcı kodlarla nasıl inşa edildiğini ve gerektiğinde nasıl manipüle edilebildiğini en açık biçimde bu pratikler üzerinden okuyabiliriz. Dersim’deki Alevi katliamının hafızasıyla yüzleşmeyen hiç kimsenin Yavuz-İdris-i Bitlisi’nin hafızasını sorgulamada samimi olmayacağı açıktır.”    ‘Kardeşlik’ retoriği yerine ‘eşit vatandaşlık’   Bu tür provokatif girişimlere karşı Kürt hareketinin yapması gerekenin, Alevi kurumları ile Alevilerin kaygılarını giderecek şekilde yalnızca bu konuya özel doğrudan temas kurmak ve bir dil birliği sağlamak olduğunu belirten Dilşa Deniz, “Örneğin ‘İslam kardeşliği’ veya ‘Türk-Kürt kardeşliği’ gibi kavramların kapsayıcılığının esas olarak dışlayıcı olduğunu da görmek. Kardeşlik retoriği yerine ‘demokratik cumhuriyet’ ve ‘eşit vatandaşlık’ vurgusunu öne çıkarmak ve toplumun çoğulluğunu demokratik eşit vatandaşlığı temelinde en geniş biçimde kapsayıcı bir dil ile kucaklamak çok önemli. Bu aslında Alevilerin Kürt hareketine yönelik beklentilerinin ne olduğunu da söyleyen temel bir işarettir” diye konuştu.