Bir savaş aracı olarak doğa 2026-04-24 09:02:58     "Ekolojik krizin aşılması ile toplumsal özgürleşme arasındaki organik bağ, ancak iktidarın desantralize edildiği ve kolektif öznelliğin güçlendirildiği radikal bir demokrasi projesiyle anlam kazanabilir."   Derya Akyol   Doğa, tarih boyunca insanlığın doğada bulunan diğer varlıklar ile beraberlik ve ilişki içinde yaşadığı canlı bir varlık olarak kabul edilirken, bugün kapitalist modernitenin elinde bir savaş aracına dönüştürülüyor. Sermaye ve iktidar güçleri, ormanları, suları, dağları ve tarım arazilerini kontrol altına alarak yalnızca ekolojik dengeyi değil, toplumsal yaşamı da hedef alıyor. Özellikle Kürdistan coğrafyasında doğanın katli aynı zamanda bir demografik ve kültürel yıkım projesi olarak işliyor.    Türkiye’nin neredeyse tamamında madenciliğin yarattığı tahribatlarla doğa can çekişirken, Kürdistan’da da dağlar, meralar sermayeye teslim edilmiş durumda. Özellikle son 20 yıldır çeşitli yasalarla da sermayenin önünü açan uygulamalar ile neredeyse her tarafımız kuşatma altına alındı. “Enerji ihtiyacı”, “Yerli ve Milli” söylemlerinin olduğu her yerde kendini zenginleştirme ve bir doğa talanı mevcut. Bu doğa talanından zeytinlikler yok oldu, hayvanlar katledildi, iklim değişiklikleri yaşandı. Sermaye ve devlet birlikteliği tüm canlıların yaşam hakkını yok sayarak ekolojik dengeyi alt üst ediyor.    Bu sistemli doğa talanı, aslında kapitalist modernitenin bir yüzleşme alanıdır. Bir yanda sermayenin sınırsız kar hırsı, diğer yanda ise binlerce yıldır bu topraklarla kurulan yaşamsal bağların yok edilişi... Özellikle Kürdistan’da bu daha da keskinleşir; çünkü bu coğrafyada her bir dağın, her bir nehrin yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda kimliksel ve tarihsel karşılığı vardır. Devletin “kalkınma” adı altında dayattığı HES’ler, barajlar, maden ocakları ve orman katliamları, aslında bir tür “coğrafyayı teslim alma” operasyonudur. Bu operasyonlar doğayı katletmekle kalmaz, aynı zamanda o doğayla bütünleşik ve iç içe yaşayan toplumun dilini, kültürünü ve tarihsel direniş hafızasını da hedef alır. Dolayısıyla yaşanan, bir çevre felaketi değil aynı zamanda bir “varoluş savaşı”dır hem doğanın hem de onunla birlikte yaşayan halkların varoluşuna karşı açılmış amansız bir savaş.   Devletin ekonomik kalkınmayı ve milliyetçiliği merkeze alan yaklaşımı Kürdistan coğrafyasını, bir savaş alanına dönüştürmüştür. HES projeleriyle yok edilen vadiler ve su varlıkları, maden faaliyetleriyle tahrip edilen alanlar, yakılan ormanlar ulus devlet politikalarından bağımsız ele alınamaz. Özellikle 1990’larda Kürt halkının inkarına dayanan politikalar, göç ettirme ve asimilasyonu hedefleyen uygulamalar, toplumsal ve ekolojik yıkımlara yol açmıştır. Köylerin yakılıp boşaltılması sürecinde tarım alanları da yakılarak geride hiçbir şey bırakmamayı ve geri dönüşü engellemeyi amaçlamaktaydı. Bugün aynı politikalar devam ettirilmektedir. Devletin tekçi yaklaşımı, Kürt coğrafyasında yalnızca sosyopolitik değil, aynı zamanda ekolojik bir savaş da yürütmektedir.   Mekânın kutsallığının bozulması ve yerel toplulukların köklerinden koparılmasının ironik yönü, kalkınmada kullanılan seküler mekân kategorilerinin, işgalciler onların evlerini özel mülk olarak ele geçirirken, o yerin ilk sahiplerini yabancılara dönüştürmesidir. Mekânın anlamındaki değişimle birlikte halk ve toplum siyasi olarak yeniden tanımlanır. Doğa ve toplum üzerinde yeni iktidar ve kontrol kaynakları yaratılır. Doğa, toplum ve farklı topluluklar arasındaki ilişkiler değiştirilir; yerine doğa, insanlar ve halklar arasındaki soyut ve katı sınırlar konurken güç ve anlam topraktaki köklerden ulus devletle ve küresel sermaye ile ilişkilere kayar. Bu tek boyutlu, homojenleştirici erk kavramları yeni ikilikler ve yeni dışlanmalar yaratmaktadır. (Vandana Shiva ve Maria Mies, Ekofeminizm). Bu süre, yalnızca fiziksel mekânın dönüşümüyle sınırlı kalmaz, aynı zamanda kültürel hafızanın silinmesi ve kolektif değerlerin parçalanmasıyla da derinleşir. Devletlerin dayattığı kalkınma politikaları, etnik, dini veya kültürel olarak “öteki” görülen grupların topraklarına el koymayı meşrulaştırırken, onları yaşamlarını ve kültürlerini inşa ettikleri coğrafyadan kopararak “yabancılaştırılmış bir nüfus” haline getirir.   Ekolojik Olan Demokratiktir   Doğa, tüm canlıların eşit ve özgür bir şekilde var olabildiği bir dengeyi temsil eder. Ekosistemlerde hiyerarşi değil, bütünlük içerisinde bir dayanışma vardır. İnsanın doğa üzerindeki tahakkümü, aynı zamanda toplumsal eşitsizliklerin ve otoriter yapıların da kaynağını oluşturur. Ekolojik bir toplum, kararların tabandan alındığı, farklılıkların zenginlik sayıldığı, gelecek kuşakların haklarının da gözetildiği bir modeldir.    Toplumsal yaşamın demokratikleşmesi ile ekolojik dengenin korunması arasında diyalektik bir ilişki bulunmaktadır. İktidar ilişkilerinin merkeziyetçi ve hiyerarşik yapıları, doğa üzerinde tahakküm kurma pratikleriyle iç içe geçerek hem toplumsal eşitsizlikleri derinleştirmekte hem de ekolojik yıkımı hızlandırmaktadır. Bu bağlamda, gerçek anlamda demokratik bir toplum projesi, mülkiyet ilişkilerinin radikal biçimde dönüştürülmesini ve karar alma mekanizmalarının tabandan örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Özel mülkiyetin yaratmış olduğu eşitsizliğin yerine komün, kooperatif gibi herkesin söz sahibi olduğu demokratik, aynı zamanda doğa ile uyumlu süreçlerin hayata geçirilmesi gerekmektedir. Yönetimin demokratikleşmesi ise yalnızca siyasi temsil mekanizmalarının değişimini değil, gündelik hayatın tüm alanlarında katılımcı ve özyönetimci pratiklerin kurumsallaşmasını gerektirmektedir. Bu çerçevede, ekolojik krizin aşılması ile toplumsal özgürleşme arasındaki organik bağ, ancak iktidarın desantralize edildiği ve kolektif öznelliğin güçlendirildiği radikal bir demokrasi projesiyle anlam kazanabilir.   NOT: Yazının devamı “Ekolojik Kriz ve Dönüşümün Zorunluluğu” başlığıyla haftaya yayınlanacaktır.    Bu yazı, Jineolojî Dergisinin “DEMOKRATİK TOPLUM SOSYALİZMİ” dosya konulu 35. sayısından kısaltılarak alınmıştır.