Demokratik Cumhuriyet’in kurucu öznesi kadınlar 2026-07-01 09:04:44   "Kadın özgürlüğünün gelişmediği bir toplumun demokratikleşmesi ham bir hayalden ibarettir. Bu nedenle, ikinci yüzyılın demokratik dönüşüm dinamiği, kadınların kendi öz örgütlülüklerine, öz iradelerine ve öz güçlerine dayanan ideolojik-politik mücadelesidir."   Wenda Dursend   Türkiye, tarihsel bir kırılma noktasında yani Cumhuriyet’in ikinci yüzyılının eşiğinde duruyor. Önünde iki seçenek var: Ya geçmişin krizlerini, ret ve inkâr politikalarını yeni biçimlerle yeniden üreten bir tekrar döngüsüne sıkışacak  -ki bu da meşruiyet krizine yol açacaktır- ya da özgürlüğü, eşitliği ve çoğulculuğu esas alan yeni bir toplumsal sözleşmeyle demokratik Cumhuriyet’e evrilecek. Bu tarihsel yol ayrımında biz kadınlar, tartışmaların edilgen bir nesnesi veya modernleşmenin vitrini değil; bu dönüşümün en radikal, kurucu öznesiyiz.   Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e devredilen yapısal miras, toplumun üzerinde konumlanan ve toplumu kendi ideolojik hedeflerine göre biçimlendirmeye çalışan bir devlet aklı hakim oldu. Jön Türklerden İttihat ve Terakki’ye uzanan çizgi, çok kimlikli gerçekliği demokrasi kültürüyle geliştirmek yerine; güçlü, merkezi ve homojen bir devlet yaratmayı hedefledi.   1921 Anayasası’nın Anadolu’nun çoğulcu yapısını gören görece kapsayıcı yaklaşımı, yerini kısa sürede 1924 Anayasası’nın tek dil, tek kimlik ve tek kültür eksenli ulus-devlet paradigmasının laboratuvar ulus anlayışına bıraktı. Cumhuriyet’in birinci yüzyılı; Kürtlerin, Alevilerin, Rumların, Ermenilerin ve tüm ötekileştirilen kesimlerin inkâr, asimilasyon ve dışlanma politikalarıyla yüzleştiği bir tarih oldu. Osmanlının devamı olan yeni ulus devlette değişen kul sisteminin yerini, sorgulamayan ve devlete itaati esas alan "makbul vatandaş" kalıbı aldı. Askeri darbeler ise bu vesayetçi ve devletçi geleneği her seferinde daha da tahkim etti.   Ulus-devletin inşası, yalnızca sınırların çizilmesiyle değil, aynı zamanda katı bir toplumsal cinsiyet rejiminin kurulmasıyla tamamlanmıştır. Cumhuriyetin ilk yıllarında kadın, modernleşmenin kamusal vitrin yüzü olarak sunulmuş; bazı yasal haklar üzerinden kadın sorununun çözüldüğü, çağdaşlık propagandası yapılmıştır. Oysa sistem, kadını özgür ve bağımsız bir birey olarak değil; ulus-devlet projesinin ihtiyaçları doğrultusunda konumlandırmıştır.   Kadın bedeni, kimliği ve emeği, devlet politikalarının merkezine yerleştirilmiştir. Kadına biçilen rol; "kutsal aileyi korumak", "ulusun devamlılığını sağlamak" ve "makbul vatandaşlar yetiştirmek" ile sınırlandırılmıştır. Böylece kutsal devlet anlayışı ile kutsal aile yapısı, erkek egemen siyasal aklın birbirini besleyen iki temel mekanizması haline gelmiştir. Kadının yaşamı üzerinde kurulan bu denetim, toplumun tek tipleştirilmesinin en güçlü aracı kılınmıştır.   Bugün mevcut cumhuriyet pratiklerinde bu ataerkil devlet aklı, kadın özgürlük mücadelesini doğrudan hedef alan açık bir saldırıya dönüşmüştür. Erkek egemen sistem, kazanımlarımıza el uzatarak tahakkümünü derinleştirmektedir. İstanbul Sözleşmesi’nden tek gecede çıkılması ve kadınların güvencesi olan nafaka hakkının gasp edilmeye çalışılması, bu sistematik ideolojik saldırının somut kanıtlarıdır.   Her gün yaşanan kadın katliamları, taciz ve tecavüz gerçekliği, münferit adli vakalar değil; bizzat devlet ve yargı eliyle beslenen yapısal bir krizdir. Katiller, tacizciler ve tecavüzcüler "erkek adalet" mekanizmaları tarafından korunmakta; dosyaların üzeri kapatılarak cezasızlık politikalarıyla ödüllendirilmektedir. Kadını korumayan, aksine erkeği kollayan bu yargı düzeni, kutsal aile ve beka söylemleriyle kadın kırımını meşrulaştırmaktadır. İktidar, kurduğu suç ortaklığıyla kadınların yaşam alanlarını daraltmayı ve örgütlü mücadelemizi tasfiye etmeyi hedeflemektedir.   Bugün Orta Doğu’da ve dünyada yaşanan krizler, eski statükocu ve devletçi paradigmaların artık sürdürülebilir olmadığını net bir şekilde gösteriyor. Çözüm, sınırlı reformlarla mevcut zihniyet kalıplarını makyajlamak olamaz. Demokratik bir cumhuriyet, yalnızca yukarıdan aşağıya anayasal düzenlemelerle de kurulamaz; onun gerçek zemini demokratik toplumdur. Tabandan örgütlenerek irade kazanan ve çözüm gücü olarak tüm sorunlarına çözüm üreten kolektif akıl işe proaktif bir katılımcılığı esas alır.   Demokratik toplum perspektifi ise kadını bir vitrin süsü veya korunmaya muhtaç bir kesim olarak görmeyi reddeder. Kadın özgürlüğünün gelişmediği bir toplumun demokratikleşmesi ham bir hayalden ibarettir. Bu nedenle, ikinci yüzyılın demokratik dönüşüm dinamiği, kadınların kendi öz örgütlülüklerine, öz iradelerine ve öz güçlerine dayanan ideolojik-politik mücadelesidir.   Bu bağlamda mücadelemiz yalnızca bir "hak arama" faaliyeti değildir; erkek egemen iktidar ilişkilerini, hiyerarşiyi, tahakkümü ve devlet merkezli siyasal kültürü kökten sorgulayan alternatif bir yaşam paradigmasıdır.   Kürtlerin, Alevilerin, Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, gençlerin ve tüm toplumsal kesimlerin eşit ve özgür yurttaşlar olarak ortak yaşamı kurması tarihsel bir görevdir. Demokratik Cumhuriyet; devletin toplumu hizaya çektiği değil, toplumun demokratik iradesiyle devleti dönüştürdüğü yeni bir toplumsal sözleşmedir.   Bu sözleşmenin ve yeni dönemin kurucu gücü, kadın özgürlük mücadelesinin açığa çıkardığı demokratik yaşam anlayışı olacaktır. Geçmişin kriz üreten döngüsünü kırmaya, ataerkil devlet aklını dönüştürmeye ve ikinci yüzyılı kadınların öncülüğünde demokratikleştirmeye kararlıyız. Biz buradayız; kurucu özne olarak, özgür ve eşit bir ortak geleceği inşa etmek için sokakta, mecliste, yaşamın her alanında örgütlü gücümüzle varız! Var olmaya devam edeceğiz.