11 Temmuz'un ardından: Gözler 'Kök Yasa'da (4)

  • 09:03 9 Temmuz 2026
  • Güncel
Eren Keskin: Silah yakma eylemi bir milattır
 
Elfazi Toral 
 
İSTANBUL - 11 Temmuz 2025'te Barış ve Demokratik Toplum Grubu üyesi 30 kişinin silahlarını yaktığı törenin üzerinden bir yıl geçerken, Avukat Eren Keskin, bu süreci şu sözlerle değerlendirdi: “Silah yakma eylemi, bir milattır. Ancak devlet bir yıldır tek bir hukuki adım atmadı.”
 
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın başlattığı süreç kapsamında Barış ve Demokratik Toplum Grubu üyesi 30 kişinin 11 Temmuz 2025'te gerçekleştirdiği silah yakma töreninin üzerinden bir yıl geçti. Sürecin başladığı günden bu yana çatışmasızlığın kalıcı hale gelmesi, hukuki düzenlemelerin yapılması, siyasi tutsakların durumu, ifade ve örgütlenme özgürlüğü ile müzakere sürecinin yasal güvenceye kavuşturulması gibi başlıklar tartışılmaya devam ediyor. Silahları yakma töreninin birinci yılında, barışın toplumsallaşması ve devletin atması gereken adımlar, farklı kesimler tarafından dile getirilirken, gündemdeki yerini koruyor. 
 
Dosyamızın bu bölümünde İnsan Hakları Derneği (İHD) Merkez Yürütme Kurulu (MYK) Üyesi Avukat Eren Keskin, silah yakma töreninin üzerinden geçen bir yılı, devletin hukuki sorumluluklarını ve kalıcı barışın inşası için atılması gereken adımları değerlendirdi.
 
“Barış bugüne kadar coğrafyamızda rastlanmayan bir durum. Bu, Kürt meselesi söz konusu olduğunda zor bir cevap oluyor.”
 
*Bir hukukçu ve insan hakları savunucusu olarak baktığınızda barış sizin için ne anlama geliyor? Barış yalnızca silahların susması mıdır, yoksa hakikatle yüzleşme, adalet, eşit yurttaşlık, ifade özgürlüğü ve insan haklarının güvence altına alınmasını da içeren daha kapsamlı bir süreç midir?
 
Barış bir insanın hayatını her yönüyle etkileyen huzurlu bir ortamda söz söyleyebilme özgürlüğünün oluşmasıdır. Barış, çatışmaların giderilmesi, eşitsizliklerin ve hak ihlallerinin son bulması demektir. Barış bugüne kadar coğrafyamızda rastlanmayan bir durum. Bu, Kürt meselesi söz konusu olduğunda zor bir cevap oluyor. Çünkü Kürdistan tek bir parçadan oluşmuyor, dört parçaya yayılmış ve dört ayrı gücün güvenlik politikalarıyla hakları yok etmeye çalıştığı bir ulustan söz ediyoruz. Bu nedenle bizim coğrafyamızda barıştan söz ederken bir dünya meselesinden bahsediyoruz. Çünkü Kürt meselesi uluslararası bir mesele. Şu an içinde olduğumuz süreç de uluslararası bir sorunla ilgilidir. Barış bütün bunların bütünü.
 
“Bu sürecin en çok ihtiyacı olan şey güven. Çünkü bu halk, en değerli varlıklarını bu savaşta kaybetti. Birçoğu, yakınlarının mezarını bile bilmiyor.”
 
*Silahların yakılması önemli bir eşikti. Geçen bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu eşiğin aşılmasının ardından yaşanan süreçte devlete, siyasi kurumlara ve topluma hangi sorumluluklar düşüyor? Şimdiye kadar hangi adımların atılması gerekiyordu, nelerin çoktan yapılmış olması gerekiyordu?
 
1980’lerin sonunda başlayan bir silahlı Kürt hareketi söz konusu. Bir gün geldi, taraflardan biri, ‘ben silahlı mücadeleyi burada sonlandırıyorum ve silahları yakıyorum’ dedi. Bu, bana göre çok önemli bir başlangıç. Bir tarafta çatışmanın sonu, bir taraftan da yeni bir sürecin başlangıcı. Ama bu süreci başlangıç olarak gören sadece Kürt tarafı oldu. 11 Temmuz’dan bu yana geçen bir yılda Kürtlerin attığı adımlar çok büyük adımlar. Gerçek anlamda devletten bir adım görmedik. Bu sürecin en çok ihtiyacı olan şey güven. Çünkü bu halk, en değerli varlıklarını bu savaşta kaybetti. Birçoğu, yakınlarının mezarını bile bilmiyor. O nedenle bu sürece inandırıcılık katmak için devletin adım atması gerekiyor. Bu adımlar çok kolay adımlar. Yeni yasalardan bahsediyoruz ama yeni yasalara bile gerek kalmadan atılacak adımlar var. Türkiye de Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin tarafı. Bu sözleşmeyle Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını kabul etmiş.  Ama AİHM kararlarını yerine getirmiyor. Türkiye, Anayasa Mahkemesi’nin de bağlayıcı kararlarını kabul etmiş. AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin kararları uygulanıyor olsaydı cezaevinde bulunan siyasi mahpusların büyük bir bölümü dışarıda olacaktı. En başta Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ, tüm Kobanê ve Gezi mahpuslarının dışarıda olması gerekiyordu. Bu, halka güven verecekti. Bu devlet yasalara uymuyor. 
 
Terörle mücadele yasasına Türkiye’nin hiç ihtiyacı yok. Çünkü onların “örgüt suçu” olarak değerlendirdiği suçlar zaten Türk Ceza Kanunu’nda tanımlanmış. Bu yasa, ceza artırımı ve cezaevinde kalma süresini artırıyor. Bu yasayı kaldırabilirler. Hasta mahpuslar için hiçbir yasaya gerek yok. Eğer mahpus hastaysa Adli Tıp veya hastane raporuyla mahkeme tahliyesine karar verebilir. Ama tek yetkili Adli Tıp, o da rapor vermiyor. İnsanlar cezaevlerinde ölerek çıkıyorlar. Bunu bile düzeltmediler. Bu yüzden bugüne kadar hiçbir olumlu adımlarını görmedik. Bundan kaynaklı insanlar bu sürece karşı temkinli.
 
“Sürecin coğrafyamız açısından bu kadar yavaş ilerlemesinin nedenlerinden biri devlet, ikincisi ise devletin politikalarına karşı yeterince ses çıkarmayan diğer kesimler.”
 
*Silahların yakılmasının hemen ardından ne olmalıydı? Hem Türkiye hem de uluslararası kamuoyu yeterli ilgiyi ve sorumluluğu gösterdi mi? Göstermediyse neden göstermedi?
 
Devletler arasındaki ilişkileri karşılıklı çıkarlar belirler. Türkiye birçok uluslararası sözleşmenin tarafı ve bu sözleşmelerin hepsini ihlal ediyor. Türkiye’de işlenen bütün insan hakları ihlallerine Avrupa Birliği de sessiz kalıyor. Bu değişecek. Dünyanın birçok yerinde bu otoriter ve güvenlikçi politikalara karşı ses yükselmeye başladı. Sürecin coğrafyamız açısından bu kadar yavaş ilerlemesinin nedenlerinden biri devlet, ikincisi ise devletin politikalarına karşı yeterince ses çıkarmayan diğer kesimler. Bu coğrafyada savaş ve çatışmaların en büyük sıkıntısını yaşayan kesimler işçi sınıfıdır. Ama işçi sınıfını temsil eden sendikalara baktığımızda gündemlerinde böyle bir şey yok.  Yine birçok sivil toplum örgütünün de barış diye bir gündemi yok. Barış, kadın hareketi, Kürt hareketi, LGBT+ hareketi, insan hakları hareketi ve çok az sosyalist dışında kimsenin gündeminde değil. Sadece devleti suçlayarak bir şey de elde edemeyiz. Çünkü devlete benzeyen bir halk yapısı var.
 
“Yasa çerçevesi çok önemli, ancak bu yasa çerçevesinde neler var, neleri kapsıyor, bunların hiçbirini bilmiyoruz.”
 
*Çerçeve yasa tartışmaları devam ediyor. Meclis kapanmadan geçirilmesi için yoğun basınç uygulandı ve hala bir muğlaklık olsa da yasanın geçeceği söyleniyor. Öncelikle bu yasa tasarısı çıkarma süreçleri usule uygun işliyor mu? Ayrıca bu taslak, hangi ilkelere sahip olmalı?
 
Bir taslaktan bahsediliyor, ancak kimse o taslağı görmemiş.  Bütün toplumu ilgilendiren bir çatışma süreci yaşandı ve herkesin bir acısı var. Atılacak adımları toplumun bilmesi gerekiyor. Ama hiçbir zaman tartışılmasına izin verilmeyen bir yasa var.  Yasayı görmeden bir fikir yürütmek çok zor. Yasa çerçevesi çok önemli, ancak bu yasa çerçevesinde neler var, neleri kapsıyor, bunların hiçbirini bilmiyoruz. Aylardır bu yasa erteleniyor. Umarım kapsayıcı bir yasa olur. Türkiye’nin AİHM ve AYM kararlarına uyması gerekiyor.  Ama her şeyden önce bizim konuşabilmemiz ve fikir yürütebilmemiz için o yasayı görmemiz gerekiyor.  
 
* Yasa tasarısında hangi başlıklar olmalı? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 
 
Siyasi nedenlerle cezaevinde bulunan tüm mahpusların tamamının serbest bırakılması gerekiyor. PKK ile bir savaş sürdürdüğü için PKK davalarından yargılananlar için özel bir yasa çıkarılmalıdır. Ama bu yasanın geneli de kapsaması gerekiyor. Herkesin serbest kalmasını sağlayacak yasal düzenlemenin yapılması gerekiyor. İnfaz yasasının mutlaka değişmesi gerekiyor. Siyasi tutsaklar pandemi sürecinde bile bırakılmadılar.  O yüzden eşit bir infaz düzenlemesinin yapılması gerekiyor.
 
“Tüm görüşmeleri Öcalan ile yapıyorlar. Ve Öcalan’ın kamuoyuyla irtibatı kurulmuyor. Öcalan’ın basınla, sivil toplum örgütleri ile iletişim kurması lazım.”
 
*Müzakere süreçlerinin hukuki güvence altına alınması önem taşıyor. Türkiye'de güven tesis edilmesi ve sürecin toplumsallaşması açısından hangi hukuki ve siyasal mekanizmalar oluşturulmalı? 
 
Her şeyden önce açık bir politika yürütülmelidir.  Tüm görüşmeleri Öcalan ile yapıyorlar. Ve Öcalan’ın kamuoyuyla irtibatı kurulmuyor. Öcalan’ın basınla, sivil toplum örgütleri ile iletişim kurması lazım. Zaten biz umut hakkı derken bunu kastediyoruz.  Çünkü umut hakkı düzenlemesi Türkiye için bir lütuf değil bir zorunluluktur. Ama Türkiye umut hakkını bir lütufmuş gibi ele alıyor. Taraflar açısından güven önemli. Görüşmelerin kayıt altına alınması, toplumla buluşturulması çok önemli. Ama biz bunların çok uzağındayız. Bir tek adım bile atılmış değil.
 
*Türkiye'de uzun yıllardır insan hakları mücadelesi yürüten biri olarak, önümüzdeki dönemde gerçek ve kalıcı bir barışın inşası için atılması gereken adımların neler olduğunu düşünüyorsunuz? Özellikle kadınlar, hak savunucuları ve sivil toplum bu süreçte nasıl bir rol üstlenmeli?
 
Her şeyden önce ifade ve örgütlenme özgürlüğünün sınırsız biçimde sağlanması gerekiyor. Yüzleşme komisyonları çok önemli.  Bizim yüzleşmeye ihtiyacımız var. Çok büyük acılar yaşandı bu coğrafyada. Karşılıklı bir şekilde acıları yarıştırmadan konuşmak gerekiyor. Faillerin yargılanması ve cezasızlığın son bulması gerekiyor.  Bütün bunların yapılabileceği güvencesinin sağlanması gerekiyor. Ama henüz bu güveni veren bir devlet yok.
 
*Son olarak ne söylemek istersiniz? 
 
Herkesin 11 Temmuz’un kıymetini çok iyi bilmesi gerekiyor. Silah yakma çok önemli bir milat. Bir gün herkes bunun farkında olacaktır. Bunun kıymetini bilelim. Silahsızlanmayla barışa atılacak her adım son derece değerli. Herkes elini taşın altına sokmalı.