Acıyı kolektifleştirmek, bitimsiz yası toplumsallaştırmak…

  • 09:09 30 Ağustos 2026
  • Kadının Kaleminden
“Acı nasıl toplumsallaşırın özetiydi üç günlük uğurlama töreni. Ne dil yeter anlatmaya, ne de söz yeter yazmaya. Kürdistan yiğitlerini sonsuzluğa uğurluyor geride bıraktıkları mücadele mirasını kuşanarak. Acıyı kolektifleştirip, bitimsiz yası mücadeleyle toplumsallaştırarak…  Ve en çok da özgürlüğü, büyük barışı armağan edeceklerini haykırarak. Kürdistan borçlu oldukları yiğitlerini uğurluyor sonsuzluğa… “
 
Öznur Değer 
 
Yol boyu nasıl karşılayacağımı düşünüp durdum. Yanımda annem, çantasına koyduğu oğlunun fotoğrafı eşliğinde… Bir ara sağıma bakarken buldum kendimi. Rojava sınırı, bir adım ötesi Qamışlo. Bir yardım bakışı mıydı, yoksa anlamlandırma çabası mı bilmiyorum. Ama o an sınırın ortadan kalkmasını geçirmiştim içimden. Acıyı kolektifleştirmek, yası toplumsallaştırmak için…
 
Ailemin evine vardığımda soluklanmak için oturdum koltuğa. Bilgisayar başında yazmakta olduğum habere dalmıştım. Annem onay beklercesine sessiz ama kararlı bir edayla, “Kendal’ın fotoğrafını da getireceğim” dedi. Yüreğimden bir şeylerin koptuğunu hissetsem de istifimi bozmadım. Ne onayladım ne de karşı çıktım. 10 yıl önce kaybettiği ve yasını tutamadığı oğlunu yitirdiği topraklarda anacaktı onlarca annenin sessiz çığlığı ile.
 
59 kilometrelik yol ilk defa bitimsiz geldi bana. Her ayak bastığımda hislenirim Nusaybin’de. Ama bu yol yeni bir yolun, yeni bir deneyimin başlangıcıydı. Sonucunu, sonrasını bilemeyeceğim bir yola ayak basmıştım. 
 
27-29 Ağustos tarihleri arasında üç günlük taziye kurulacaktı yaşamını yitiren özgürlük gerillaları için. Kürt Özgürlük Hareketi tarihinde, bir ilke tanık oluyorduk. Onlarca gerillanın taziyesi birlikte kuruluyordu. Bu onlarca acının, öfke dolu çığlığın, duygu dolu yasın söze gelimiydi. Barışı borçlu olduklarımızın büyük barışı göremeyişinin öfkesi. Can verdikleri toprağın barışla kuşanma umudunun taçlandığını duyamayışlarının acısı… “Barış olacaktı ve siz de gelecektiniz” diye haykırıyordu evladını yitirmiş bir anne taziye alanından. Barışı en çok hak edenlerin barışı maddi dünyada fizikken göremeyeceklerinin sitemiydi bu. En borçlu olduklarımızın, en hak edenlerimizin göremeyişinin sitemi… “Yaşamı uğruna ölecek kadar çok sevenlerin” aşkla, tutkuyla bağlı olduğu topraklarda özgürlük halayına tutuşamayacaklarının veryansını…
 
Ruhumun bedenimden ayrıldığını hissediyorum inceden inceye. Bedenim yol giderken, ruhum 10 yıl öncesinde, özyönetim direnişlerinin tam ortasında. Bugünü armağan edenlerin toprağında, inancın, umudun, kutsal iradenin Nirvana’sında. “Nisêbîna Rengîn” denir Nusaybin’e. Adını mücadele geçmişinden, inancından ve iradesinden alır. Bir anekdot paylaştı İmralı Sekreteryasından Çetin Arkaş, anma programından. 30 yılı aşkın süre kaldığı hapishanede zulasında biriktirdiği yüzlerce, binlerce hikayeden birini paylaşarak özetledi Nusaybin’i. Yanında bulunan Nusaybinli bir tutsağın kardeşi yaşamını yitiriyor ve kendisi bunu eline aldığı gazeteden öğreniyor… “Öğrenmesini nasıl engelleyebiliriz diye düşünürken, gazeteyi eline aldı ve haberi okudu” diyordu Çetin Arkaş 90’ların karanlık dehlizlerinde. Tutamadığım gözyaşlarım eşliğinde anmadan kesitler çekiyorum. 10 yıl öncesine gittim yeniden, hapishanede gazeteden yaşamını yitirdiğini öğrendiğim abimin yasını, yitirdiği topraklarda 10 yıl sonra anan anneme ilişti gözlerim. Acı dolu sessiz çığlıkların arasında tutuyordu yasını, acıyı kolektifleştirip yası toplumsallaştırarak.
 
Her biri bir hikaye olan Kürdistanlıların ortak hikayelerini yaşıyor, dinliyor ve hissediyoruz alanda bulunan binlerle. Tekil olmayan acının, mücadeleyle harmanlanarak nasıl toplumsal kılındığını görüyorum bir kez daha. Yüzlerce, binlerce benzer hikâyenin adresi olan Kürdistan’da, Nusaybin’de “Bu benim değil bizim acımız, bizim değerimiz” diye haykırıyor sessiz çığlıklar.
 
Küçücük çocuklardan 70-80 yaşındaki insanlara kadar herkes bir şekilde minnet duydukları, yaşam borçlu olduklarına hizmet etmenin peşindeydi. Çay ocağından bir saniye ayrılmayan Nusaybinli gençler, su dağıtan çocuklar, yerde biriken çöpleri toplayan amcalar, teyzeler…. Toplumsal yasın toplum sosyolojisindeki karşılığı olsa bu tablo. 
 
Kimi ikinci çocuğunu kaybetmişti özgürlük mücadelesinde, kimi sürecin ilerlemesiyle bir kez olsun sarılmayı, kokusunu sineye çekmeyi beklediği kızını, oğlunu… “Öldürmeyen acı güçlendirir” diyor Bilge insan. Dayanılmaz acının gölgesinde kolektif kıldıkları acının toplumsallaşmasıyla güçlendi anneler, ellerinde taşıdıkları birbirinden güzel kızlarının oğullarının fotoğrafı, sonsuz kıldıkları varlıklarıyla.   
 
Acı nasıl toplumsallaşırın özetiydi üç günlük uğurlama töreni. Ne dil yeter anlatmaya, ne de söz yeter yazmaya. Kürdistan yiğitlerini sonsuzluğa uğurluyor geride bıraktıkları mücadele mirasını kuşanarak. Acıyı kolektifleştirip, bitimsiz yası mücadeleyle toplumsallaştırarak…  Ve en çok da özgürlüğü, büyük barışı armağan edeceklerini haykırarak. Kürdistan borçlu oldukları yiğitlerini uğurluyor sonsuzluğa…