Belkıs’ın tahtı, bizim tahtalarımız

  • 09:03 29 Ağustos 2026
  • Kadının Kaleminden
“Kur’an; kadınların yönetici, akıllı, istişare eden ve siyasi kararlar alabilen aktörler olabileceğini hiç sakınmadan anlatır. Yargı ‘kadın olduğu için’ değil, ‘Allah’tan başkasına kulluk ettiği için’dir.”
 
Perihan Yoğurtçu 
 
Kur’an, eskide kalmış bir kıssayı anlatır gibi görünür; ama aslında bize bugünü anlatır.
 
Neml Suresi’nde karşımıza çıkan Sebe Melikesi de tam olarak böyle bir kıssadır. Kur’an, geçmişte yaşamış bir kadın hükümdardan söz eder; büyük bir tahta, zengin bir ülkeye, güçlü bir orduya ve yüksek bir itibara sahip bir kadından...
 
Ama güneşe tapmaktadır.
 
Burada durup düşünmek gerekir. Kur’an onun kadın oluşunu hiç problem etmez, “Bir kadın nasıl hükümdar olur?” diye sorgulatmaz. İlk mesele iktidar değil, tevhit olur. Çünkü mesele sadece kimin iktidarda olduğu değil, iktidarın insanın kalbinde neye dönüştüğüdür. Belkıs güçlüdür; ama gücün de bir putlaşma ihtimali vardır.
 
Bugün de öyle değil mi? İnsanın bir makamı olur, sonra makam insanı taşımaktan çıkar; insan makamını taşımaya başlar. Para, mevki, statü, cemaat, devlet, lider... Bir zaman sonra araç olan şey amaç haline gelir. Tevhit tam burada devreye girer; yeryüzündeki sahte ilahlara net bir itirazdır. Belkıs’ın hikâyesi bu yüzden sadece eski bir kraliçenin hikâyesi değildir; bugünün iktidar sahiplerine de söylenmiş bir sözdür.
 
İstişare eden kadın
 
Belkıs'a Süleyman’ın mektubu geldiğinde ne yapıyor? Etrafındakileri topluyor; “Bu iş hakkında bana görüş bildirin” diyor. Karar mekanizmasını tekeline almıyor, istişare ediyor. Kararların ortak akılla ve tabandan tavana katılım mekanizmasıyla alındığı yönetim anlayışının tarihsel bir örneğini sergiliyor.
 
Burada Kur’an’ın siyaset ahlakına dair çok net bir işaret var: Kur’an, kadın bir hükümdarın istişare edebileceğini, karar verebileceğini, diplomasi yürütebileceğini ve savaşın yıkımını hesap edebileceğini anlatıyor. Ve bunu bir kusur olarak değil, övgüye değer bir akıl ve basiret olarak kaydediyor.
 
İktidar büyüdükçe insanın daha fazla danışması gerekir. Çünkü muktedirin etrafı hızla sessizleşir. Belkıs’ın şu cümlesi bugün hâlâ kulağımıza küpe olmalıdır: “Krallar bir ülkeye girdiklerinde orayı bozarlar, altüst ederler.” (Neml, 34). Kur’an bu derin siyasi tespiti bir kadın hükümdarın ağzından aktarır.
 
‘Kadın öncü olamaz’ söyleminin arka planı
 
Günümüzde geleneksel anlayışta ve kültürel kabullerde "Kadın öncü olamaz" itirazının arkasında en sık referans gösterilen dayanak, Hz. Peygamber’e nispet edilen şu rivayettir: “Bir kavim, işini bir kadına teslim ettiği müddetçe felah bulamaz.”
 
Buhari’nin Megazî bölümünde yer alan bu hadis, İran Kisrası’nın ölümünün ardından kızı Buran’ın tahta geçirilmesi haberi üzerine söylenmiştir. Dolayısıyla rivayetin tarihsel bağlamı, iç karışıklıklar yaşayan bir imparatorluğun miras kavgaları sonucunda sembolik bir hamleyle bir kadını başa geçirmesidir. Ancak asırlar boyunca pek çok fıkıh âlimi bu ifadeyi, "devlet başkanlığı ve mutlak otorite" için genelgeçer bir ilke olarak yorumlamıştır.
 
Günümüzde de bazı tarikat ve anlayışlar, bir imparatorluğun iç meselesini İslam diye dayatarak Allah'ın ayetlerini geri plana itmiş; kendi dar bakış açılarını adeta ilahi bir nas gibi kitlelere sunmuşlardır. 
 
Oysaki baktığımızda Kur’an, “Bir kadın bunu nasıl yapar?” diye sormuyor; “İnsan, elindeki güçle ne yapacak?” noktasında duruyor. Çünkü Belkıs zaten oradadır; ülkenin başındadır, karar veriyor, istişare ediyor ve devlet yönetiyor. Kur’an, henüz iman etmemişken bile Belkıs'ı siyasi aklı, istişare kültürü ve basiretiyle anlatır; inancı henüz olgunlaşmadı diye onun bu meziyetlerini örtbas etmez.
 
Peki iman ettikten sonra? 
 
İman ettikten sonra da kendi özgür iradesiyle teslim olur: “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim. Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum.” (Neml, 44). Burada teslim olan Belkıs’ın kendisidir; Süleyman’a değil, doğrudan Allah’a teslim olmuştur.
 
Yani Kur’an; kadınların yönetici, akıllı, istişare eden ve siyasi kararlar alabilen aktörler olabileceğini hiç sakınmadan anlatır. Yargı "kadın olduğu için" değil, "Allah’tan başkasına kulluk ettiği için"dir. Övgü de "kadın olduğu için" değil, hakikati gördüğünde Allah’a teslim olduğu içindir.
 
İslam’ın temel sorusu insanın kadın mı erkek mi olduğu değil; zalim mi adil mi olduğudur.
 
Taht ve dayanışma
 
İslam tarihine baktığımızda, İslam dininin geniş bir coğrafyaya yayılmasındaki esas başarı; kadın ile erkeğin omuz omuza vermesi ve dayanışması sayesindedir. Peki bugün İslam’dan uzaklaşmanın sebebi nedir? Bunun müsebbibi kimdir? “İslam’ı en iyi biz biliriz” diyenlerden başka kimin olabilir ki?
 
Oysa baktığımızda asıl mesele din değil, taht kavgasıdır. Mesele, İslam’ı kendi iktidarlarından ibaret görenlerde, koltuklarına feda edenlerdedir. Sonra dönüp bakıyoruz o beğenmedikleri, “cehennemde yanacak” dedikleri toplumlara: Adalette de sosyal devlette de bizden fersah fersah öndeler.
 
Neden?
 
Çünkü onlar taht kurmadılar. Adalet kurdular. Biz ise adaleti taht uğruna feda ettik.
 
Son olarak
 
“Kadından öncü olmaz” diyen anlayışlara önerim: Fetva vermeden önce mitolojiyi okuyun; Kur’an’ın içine doğduğu coğrafyanın sosyolojisini ve geleneğini kavrayın. Manasını ne kadar biliyor ve ne kadar doğru anlıyorsunuz bilmiyorum ama defalarca hatmettiğiniz Kur’an’ın mealini ve tefsirini okuyun. Ancak bütün bunlardan sonra Kur’an adına konuşma hakkını kendinizde bulun