Paula Maier: Beni kıramayacaklar, hikâyemi yazmaya devam eden benim (2)

  • 09:03 6 Eylül 2026
  • Güncel
Melek Avcı 
 
ANKARA - Gözaltında tecavüze uğradığını açıklamasının “bugüne kadar attığı belki de en güçlü politik adım” olduğunu söyleyen Paula Maier, sesini yalnızca kendisi için değil, şiddet karşısında sesi duyulmayan kadınlar için yükselttiğini belirterek, “Beni kıramayacaklar, hikâyemi yazmaya devam eden benim. Yaşadıklarımı başkalarına güç vermek ve özgürlük için mücadele etmeye devam etmek için kullanacağım” dedi.
 
Almanya’dan gelen 16 kişilik enternasyonalist heyetle Türkiye’ye gelen ve gözaltına alınmasının ardından tutulduğu Geri Gönderme Merkezi’nde tecavüze uğradığını açıklayan sosyalist aktivist Paula Maier ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin ikinci bölümünde, yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşma kararını, kadın dayanışmasının kendisine verdiği gücü ve mücadelesini konuştuk.
Yaşadıklarını kişisel bir olay olarak görmediğini belirten Paula Maier, gözaltında kadınlara yönelik cinsel şiddetin politik baskı ve sindirme aracı olarak kullanılmasına dikkat çekti. Maier, maruz kaldığı şiddete rağmen enternasyonalist mücadele ve dayanışmadan vazgeçmediğini, yaşadıklarını kadınların ortak mücadelesinin bir parçası olarak gördüğünü anlattı.
 
“Benim için enternasyonalizm, insanların mücadelelerini güvenli bir mesafeden yorumlamak yerine, mücadelenin sürdüğü yere gitmek demektir.”
 
*Öncelikle heyete katılarak Türkiye’ye gelme motivasyonun neydi? Rojava’yla dayanışmak neden önemliydi?
 
Almanya’dan gelen 16 enternasyonalistten oluşan bir heyetin parçası olarak bölgeye gittim. Amacımız, sahadaki siyasi durumu yerinde anlamak ve belgelemek, ardından edindiğimiz izlenimleri ve bilgileri Almanya’da kamuoyuyla paylaşmaktı. Rojava benim için özellikle önemliydi. Kuzey ve Doğu Suriye’de gerçekleşen devrim, siyasi açıdan bana derinden ilham veren bir toplum anlayışı ortaya çıkardı. 2012’den bu yana burada öz yönetim yapıları, meclisler ve kadın örgütleri oluşturuldu. Özellikle kadınların örgütlenmesi ve patriyarkanın, milliyetçiliğin ve otoriter yönetimin aşılmasına yönelik mücadele, benim için bölgenin sınırlarını aşan bir toplumsal perspektifi temsil ediyor. 2026 yılının başında durum giderek ağırlaşırken, Halep’teki Kürt mahalleleri saldırıya uğrarken ve Rojava’daki kazanımlar giderek daha fazla tehdit altına girerken, Almanya’da oturup olanları yalnızca izlemek istemedim. Benim için enternasyonalizm, insanların mücadelelerini güvenli bir mesafeden yorumlamak yerine, mücadelenin sürdüğü yere gitmek demektir.
 
“Yaşadıklarımı kişisel bir talihsizlik olarak görmüyorum. Ben orada siyasi bir aktivist ve enternasyonalist olarak bulunuyordum.”
 
*Gözaltına alındıktan sonra yaşadıklarınızı kamuoyuyla paylaştınız. Türkiye’de avukatlara ya da konsolosluğa ulaşma imkânınız oldu mu? Türkiye’deki yasal süreçler nasıl ilerledi? Geri Gönderme Merkezi gibi kurumlarda nasıl bir muameleyle karşılaştınız?
 
Gözaltına alındım ve daha sonra tek kişilik hücrede tutulmaya başladım. Bu süre boyunca farklı biçimlerde psikolojik, fiziksel ve cinsel şiddete maruz kaldım ve bir Türk görevli tarafından tecavüze uğradım. Benim için yaşadıklarım yalnızca tek bir anla sınırlı değildi. Sonrasında da üzerimde derin etkiler bıraktı. Utanç, korku ve yalnızlık duygusu çok yoğun bir şekilde hayatımdaydı. Aynı zamanda şunu açıkça ifade etmek istiyorum: Yaşadıklarımı kişisel bir talihsizlik olarak görmüyorum. Ben orada siyasi bir aktivist ve enternasyonalist olarak bulunuyordum. Bu nedenle bana karşı baskı uygulandı. Devlet, gözaltında tuttuğu bir kişi üzerinde muazzam bir güce sahiptir. Bu koşullarda işkence, özellikle de cinsel şiddet biçiminde uygulandığında, son derece ağır bir aşağılama, sindirme ve iktidar kurma aracı olarak kullanılabilir.
 
“Sesimi yalnızca kendim için değil, bütün kadınlar, özellikle de kendi sesini duyurma imkânı olmayan kadınlar için yükseltmek istedim. Bu nedenle yaşadıklarımı kamuoyuyla paylaşmak benim için hem kendimi son derece savunmasız bıraktığım bir eylemdi hem de bugüne kadar attığım belki de en güçlü politik adımdı.”
 
*Yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşma kararını alman ne kadar sürdü, bu kararı almandaki motivasyon neydi?
 
Aylar sürdü…
 
Öncelikle yaşadıklarımla yüzleşmenin ve bunları anlamlandırmanın bir yolunu bulmam gerekiyordu. Yaşadıklarım hakkında konuşabilmek ve bunları yoldaşlarımla paylaşabilmek bile uzun ve zorlu bir süreçti.
 
Bana cesaret veren şey, cinselleştirilmiş şiddet ve siyasi baskı konusunda yaşadıklarını kamuoyuyla paylaşan diğer kadınların anlatıları oldu. Gözaltında cinsel işkence üzerine düzenlenen konferans, 2000’li yıllarda Türkiye’de yürütülen mücadeleler ve Basklı aktivist Nekane’nin hikâyesi hakkında bilgi edindik. Dünyanın farklı yerlerinde kadınlar, “Utanç taraf değiştirmeli” diyor.
 
Bir noktada sessiz kalmayı artık kabul edemeyeceğim benim için netleşti. Yaşadıklarımı kamuoyuyla paylaşma adımını atabilecek gücü kendimde bulmak ve kendime güvenmek istedim.
 
Aynı zamanda diğer kadınları bilgilendirmek, dayanışmayı örgütlemek ve gözaltında uygulanan cinselleştirilmiş şiddetin gizli kalmaması gerektiğini açıkça ortaya koymak istedim. Sesimi yalnızca kendim için değil, bütün kadınlar, özellikle de kendi sesini duyurma imkânı olmayan kadınlar için yükseltmek istedim. Bu nedenle yaşadıklarımı kamuoyuyla paylaşmak benim için hem kendimi son derece savunmasız bıraktığım bir eylemdi hem de bugüne kadar attığım belki de en güçlü politik adımdı.
 
“Bana en çok güç veren ise şunu fark etmek oldu: Beni tanımlayan, başıma gelenler değil. Beni tanımlayan, yaşadıklarımla ne yaptığım.”
 
*Almanya’ya döndükten sonra hukuki, psikolojik, örgütsel destekler aldın mı?
 
Döndükten sonra içinde yer aldığım siyasi çevreden büyük bir destek gördüm. Yoldaşlarım yanımdaydı ve yaşadıklarımın ardından içine düştüğüm yalnızlıktan çıkmama yardımcı oldular. Benim için belirleyici olan da buydu. İnsanların yalnızca bireysel cesaretleri sayesinde baskının üstesinden gelebilecekleri düşüncesine inanmıyorum. Hiç kimse böyle bir şeyle tek başına baş etmek zorunda bırakılmamalı. Yeniden güven duymayı, güç toplamayı ve başkalarının desteğine dayanabilmeyi başardım. Ancak bu, bütün korkularımın ortadan kalktığı anlamına gelmiyor. Şüphe ve belirsizlik hâlâ yaşadığım sürecin bir parçası. Bana en çok güç veren ise şunu fark etmek oldu: Beni tanımlayan, başıma gelenler değil. Beni tanımlayan, yaşadıklarımla ne yaptığım.
 
*Türk makamlarına ya da Alman devletine karşı şu ana kadar resmî bir adım attın mı, atmayı düşünüyor musun?
 
Bana destek olan kişiler ve hukuk danışmanlarıyla birlikte hangi hukuki adımların uygun ve uygulanabilir olduğunu değerlendiriyorum. Burada benim için önemli olan, politik bir karar vermek. Yaşadıklarımı telafi edebilecek ya da Türkiye’deki işkenceyi sona erdirebilecek bir mahkeme kararının çıkabileceğini düşünecek kadar saf değilim. Ancak aynı zamanda sorumlulardan hesap sorulması, faillerin yaptıklarının cezasız kalmaması ve Türkiye devletine bizi susturmak için kullandığı yöntemlerin işe yaramayacağını göstermek için mümkün olan bütün yolları sonuna kadar kullanmak istiyorum.
 
“Yaşadıklarımı başkalarına güç vermek ve özgürlük için mücadele etmeye devam etmek için kullanacağım. Siyasi tutsakların özgürlüğü, kadınların özgürlüğü, Rojava’nın özgürlüğü ve sosyalizm için mücadele etmeye devam edeceğim.”
 
*Şunu da sormak istiyorum, maruz kaldıkların seni ve mücadeleni nasıl etkiledi?
 
Elbette yaşadıklarım beni değiştirdi. Kendimi yalnız hissettiğim, yaşadıklarımla nasıl yüzleşeceğimi ve bunları nasıl anlamlandıracağımı bilemediğim zamanlar oldu. Ama kolektif örgütlenmenin neden bu kadar önemli olduğunu tam da böyle zamanlarda anladım.
 
Bunun üstesinden tek başına gelemezsiniz. Bugün şunu söylüyorum: Yaşananlar benim hikâyemin bir parçası, ama o hikâyeyi yazmaya devam eden benim. Güçsüz değilim. Hayatımla ne yapacağıma kendim karar veririm. Beni kıramayacaklar. Bana yapılanların geleceğimi belirlemesine izin vermeyeceğim. Yaşadıklarımı başkalarına güç vermek ve özgürlük için mücadele etmeye devam etmek için kullanacağım. Siyasi tutsakların özgürlüğü, kadınların özgürlüğü, Rojava’nın özgürlüğü ve sosyalizm için mücadele etmeye devam edeceğim.
 
“Devrimci kadınlar ve direnen kadınlar, tarih boyunca siyasi baskının bir yöntemi olarak cinselleştirilmiş şiddete ve işkenceye maruz kaldılar.”
 
*Maruz bırakıldıklarını “pek çok kadının hikâyesi” olarak tanımlıyorsun. Bu dayanışmanın senin için anlamı ne, kadınlardan nasıl bir destek gördün?
 
Bunu söylerken, yaşadıklarımın kişisel olarak önemli olmadığını kastetmiyorum. Tam tersine. Söylemek istediğim, kadınlara yönelik cinselleştirilmiş şiddetin tek bir kadının bireysel sorunu olmadığıdır. Devrimci kadınlar ve direnen kadınlar, tarih boyunca siyasi baskının bir yöntemi olarak cinselleştirilmiş şiddete ve işkenceye maruz kaldılar.
 
Örneğin Bask Ülkesi’nde Nekane’nin, Türkiye’de ise Asiye Güzel Zeybek’in yaşadıklarını biliyoruz. Bu nedenle benim hikâyem de mücadele eden ve mücadele ettikleri için saldırıya uğrayan kadınların daha büyük hikâyesinin bir parçası. Onlarla dayanışma içindeyim, kendi hikâyemi onların hikâyesiyle buluşturuyorum ve ben de bu mücadelede üzerime düşeni yapmak istiyorum.
 
*Bu süreçte sessiz kalan ya da yeterince ses çıkarmadığını düşündüğün kurumlar var mı, onlara söylemek istediğin bir şey var mı?
 
Evet. Beni özellikle rahatsız eden şey, cinsel şiddetin cezasız kalması, soruşturulduğu durumlarda ise bunun son derece seçici bir biçimde yapılması. Almanya ya da Avrupa kurumlarının Türkiye hükümetiyle ekonomi, göç ve güvenlik alanlarında iş birliği yapması, işkencenin görmezden gelinmesine yol açamaz. Bu nedenle bu kurumlara mesajım şu olurdu: Kadınların korunması, yalnızca dış politika açısından uygun olduğunda geçerliyse inandırıcı değildir. Siyasi bir aktivist gözaltında cinselleştirilmiş şiddete maruz kaldığında, yalnızca diplomatik bir açıklama yapmak yeterli değildir. Yaşananların açıklığa kavuşturulması, sorumluların bunun sonuçlarıyla karşılaşması ve siyasi baskı uygulanması gerekir.
 
“Kendi yaşadıklarımı da siyasi ve patriyarkal şiddete karşı yürütülen daha büyük bir mücadelenin parçası olarak görüyorum.”
 
*Türkiye’de gözaltında ya da cezaevinde benzer şiddete maruz kaldığını söyleyen başka kadınlar da oldu. Onların yaşadıkları ile senin yaşadıkların arasında nasıl bir bağ görüyorsun?
 
Bunun ortak bir politik bağlamın parçası olduğunu düşünüyorum. Elbette her kadının yaşadığı deneyim farklıdır, ancak cinselleştirilmiş şiddet gözaltında belirli bir amaçla kullanılabilir. Kadınları aşağılamak, korkutmak, travmatize etmek ve susturmak için bir araç hâline getirilebilir. Bu şiddet özellikle siyasi mücadele yürüten ve devlet şiddetine karşı direnen kadınları hedef alıyor. Bu nedenle kendi yaşadıklarımı da siyasi ve patriyarkal şiddete karşı yürütülen daha büyük bir mücadelenin parçası olarak görüyorum.
 
*Yaşadıklarını münferit bir olay olarak mı, yoksa sistematik bir devlet şiddeti biçimi olarak mı değerlendiriyorsun?
 
Bunu tek başına ele alınabilecek toplumsal bir olgu olarak görmüyorum. Kadınlara yönelik cinselleştirilmiş şiddet, patriyarkanın yapısal bir parçasıdır. Kadınlar siyasi mücadele yürüttüklerinde ve aynı zamanda devlet şiddetine karşı çıktıklarında, bu farklı baskı biçimleri iç içe geçebiliyor. Bununla her bir saldırının merkezi olarak planlandığını söylemek istemiyorum. Ancak böyle bir şiddeti mümkün kılan koşullara bakmamız gerektiğini düşünüyorum. Denetimin olmaması, cezasızlık, tutsakların tecrit edilmesi ve muhaliflere yönelik baskının meşrulaştırıldığı siyasi kültür bu koşulların başında geliyor. Bu nedenle yaşadıklarımı, direnen kadınları kırmayı ve genel olarak kadınları baskı altında tutmayı amaçlayan bir sistemin parçası olarak görüyorum.
 
“Kadınlar şiddete maruz kaldığı sürece, dünyanın dört bir yanında işçiler sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu sürece örgütlenmek ve direnmek zorundayız. Kürdistan’da, Türkiye’de, Almanya’da ve dünyanın her yerinde birleşerek, devletten ya da mahkemelerden gelecek bir müdahaleye bel bağlamadan mücadele etmeliyiz.”
 
*Uluslararası kurumların (BM, AB, insan hakları örgütleri) Türkiye’deki bu tür vakalara karşı şimdiye kadarki tutumunu nasıl değerlendiriyorsun? Bu kurumlardan beklentin nedir? Yaptırım, denetim mekanizmalarının kurulması gibi.
 
Uluslararası kurumların çok daha güçlü adımlar atması gerektiğini düşünüyorum. İnsan hakları ihlallerini düzenli olarak belgelemek ve ardından hiçbir somut sonucu olmadan bunları kınamak yeterli değil. Devletler baskı, işkence ve şiddetin ciddi sonuçlar doğurmadığını gördüklerinde cezasızlık ortamı oluşuyor. Sonuç olarak benim talebim, Türkiye’ye yaptırım uygulanması ve Türkiye ile yürütülen iş birliğine son verilmesi. Elbette Almanya’nın niyetlerini göz önünde bulundurduğumuzda bu talebin karşılık bulmasının ne kadar zor olduğu açık. Alman devletinin de aktivistleri susturmakta, Rojava’daki direnişi bastırmakta, enternasyonalist, antimilitarist, sosyalist ve kadın devrimci hareketleri kontrol altında tutmakta çıkarı var. Bugünkü koşullarda Almanya da bunu gerçekleştirmek için yalnızca farklı baskı yöntemlerini tercih ediyor. Bu nedenle umudumuzu yalnızca uluslararası kurumlara ya da hükümetlere bağlamamız gerektiğine inanmıyorum. Değişim, hangi ülkeden geldiğimizden bağımsız olarak işçiler olarak kendi örgütlülüğümüz ve yarattığımız baskıyla da mümkün olur. Benim için yaşadıklarımdan çıkardığım en önemli ders şu: Baskının amacı yalnızlaştırmaktır. Dayanışma ise tam tersini yapmalıdır.
 
Bu nedenle Türkiye, Türkiye’nin politikaları, devrimcilere ve muhaliflere yönelik saldırıları hakkında konuşmaya devam edeceğim. Şunu da söylemeye devam edeceğim: Heyetin oraya gitmesi doğruydu. Enternasyonalist dayanışma doğrudur. Rojava Devrimi’nin kazanımları tehdit altında olduğu sürece, kadınlar şiddete maruz kaldığı sürece, dünyanın dört bir yanında işçiler sömürüldüğü ve baskı altında tutulduğu sürece örgütlenmek ve direnmek zorundayız. Kürdistan’da, Türkiye’de, Almanya’da ve dünyanın her yerinde birleşerek, devletten ya da mahkemelerden gelecek bir müdahaleye bel bağlamadan mücadele etmeliyiz. Çünkü özgürlük mücadele edilerek kazanılır. Kadınların özgürlüğü de buna dahildir, bize kendiliğinden verilmez!