Kayıp yakınları: Cezasızlığa son verilsin
- 13:55 24 Ekim 2026
- Güncel
HABER MERKEZİ - Kayıp yakınları, dört kentte yaptıkları eylemlerle kayıpların akıbetinin açıklanmasını ve faillerin yargılanmasını istedi.
Kayıp yakınları ve İnsan Hakları Derneği (İHD), Amed, Êlih, Riha ve Colemêrg’de bir araya gelerek kayıpların akıbetini sordu ve faillerin yargılanmasını talep etti. Amed’de yapılan açıklamada, 22 Ekim 1993’te gerçekleştirilen Licê Katliamı hatırlatıldı ve katliamın aydınlatılması talebi yinelendi.
Riha
İHD Riha Şubesi, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” şiarıyla sürdürdüğü eylemin 86’ncı haftasında Şefik Geçgel’in akıbetini sordu. Nowada Park AVM önünde yapılan basın açıklamasına kayıp yakınları ile çok sayıda insan hakları aktivisti katıldı.
Gözaltında zorla kaybettirilenlerin fotoğraflarının açıldığı açıklamada, basın metnini İHD Kayıplar Komisyonu üyesi Demet Aykut okudu. Şefik Geçgel’in hikâyesini anlatan Demet Aykut, “Şefik ve ailesinin, korucu olan akrabaları Mehmet Geçgel ile aralarında bir arazi anlaşmazlığı vardı. Konu adli makamlara intikal etmiş, mahkeme ihtilafa konu arazinin Şefik Geçgel’in ailesine ait olduğuna karar vermişti. Bu durumu kabullenmek istemeyen Mehmet Geçgel, intikam amacıyla Şefik Geçgel’in örgüt üyesi olduğuna dair ihbarda bulundu. 11 Kasım 1993 günü sabah saatlerinde Mehmet Geçgel, kendisi gibi korucu olan oğulları Sinan ve İbrahim Geçgel, başka aşiretlere mensup korucular ve Üsteğmen Ahmet Şentürk’ün komuta ettiği askerlerle birlikte Yılanlı köyüne baskın yaptı. Şefik ve aile arasında Hamo olarak bilinen kuzeni gözaltına alındı” dedi.
Demet Aykut, gözaltı işlemini gerçekleştiren uzman çavuş Mehmet Kıraç ve astsubay Mehmet Demirci’nin aile bireylerine, kuzenlerin bir soruşturma kapsamında ifadelerinin alınacağını ve daha sonra bırakılacaklarını söylediğini kaydetti. Demet Aykut, “Askeri araca bindirilen kuzenler, köyden uzaklaşınca araçtan indirilip gün boyu işkenceye tabi tutuldular. Akşamüzeri Hamo Geçgel yaralı bir halde arazide bırakıldı, Şefik Geçgel ise tekrar araca bindirilerek götürüldü. O günden sonra Şefik Geçgel’den bir daha haber alınamadı. Aile; Siverek ve Urfa savcılıklarına, Urfa Emniyetine, Urfa Valiliğine ve Genelkurmay Başkanlığına başvurdu ancak Şefik Geçgel’in gözaltına alındığı reddedildi. Olay, Batman Milletvekili Nizamettin Toğuç ve Adıyaman Milletvekili Mahmut Kılınç tarafından yazılı soru önergeleriyle Meclis’e taşındı. Dönemin İçişleri Bakanı İsmet Sezgin, soru önergesine verdiği cevapta, ‘Kasım 1993 günü gerek güvenlik kuvvetleri tarafından gerekse korucular tarafından Yılanlı köyüne operasyon düzenlenmemiştir’ dedi. Ailenin bugüne kadar yaptığı tüm suç duyuruları takipsizlikle sonuçlandı” diye konuştu.
Demet Aykut, “Eşi Aliye Hanım, çocukları ve kardeşleri, Şefik Geçgel’i aramayı ve hukuki girişimlerde bulunmayı sürdürüyorlar. Bizler, insan hakları savunucuları olarak tüm kayıpların akıbetinin tüm yönleriyle açığa çıkarılmasını, zorla kaybedilmelerinden sorumlu olanların etkin biçimde soruşturulup yargılanmasını ve cezasızlık politikalarına son verilmesini talep ediyoruz” ifadelerini kullandı.
Açıklama, bir dakikalık oturma eyleminin ardından son buldu.
Colemêrg
Kayıp yakınları ve İHD Colemêrg Şubesi, eylemlerinin 250’nci haftasında Gever (Yüksekova) ilçesinde bulunan Sanat Sokağı’nda bir araya geldi. Eylemde kaybettirilenlerin fotoğrafları taşınırken, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” pankartı açıldı. Bu haftaki eylemde, 1991 yılında Colemêrg’in Gever ilçesinde silahlı ve kar maskeli 10 kişilik bir grup tarafından Mezarlık Mahallesi’ndeki evinden çıkarıldıktan sonra Pelan köyü girişinde cenazesi bulunan Hamit Temel’in failleri soruldu.
Basın metnini İHD Colemêrg Şube Yöneticisi Keskin Erol okudu. Keskin Erol, kişilerin canını korumakla görevli kolluk kuvvetlerinin, gözaltına aldıkları kişileri işkenceyle katletmesinin insanlığa karşı işlenmiş bir suç olduğunu belirterek, “Her ne kadar Türkiye’de yargı erki ilgili soruna derman olma konusunda sınıfta kalmış olsa da hak savunucuları, ne kadar zaman geçerse geçsin, katledilenlerin akıbetini sormaya devam etmektedir” dedi.
Hamit Temel’in hikayesi şu şekilde aktarıldı: “1988 yılında memleketi olan Şirnex’in Elkê (Beytüşşebap) ilçesinden Colemêrg’in Gever (Yüksekova) ilçesine taşındı. Maddi imkansızlıklardan dolayı pek çok işte çalıştı. Özellikle inşaatlarda çalışarak veya çobanlık yaparak kendisinin ve ailesinin geçimini sağlamaya çalışıyordu. Görgü tanıklarının anlatımına göre, 1991 yılında silahlı ve kar maskeli 10 kişilik bir grup tarafından Mezarlık Mahallesi’ndeki evinden çıkarıldı. Kimlik bilgileri soruldu ve işkenceyle gözaltına alındı. Yaratılan korku iklimi yüzünden insanlar bu hukuksuz fiile karşı herhangi bir müdahalede bulunamadı. Dört gün boyunca Hamit Temel’den haber alınamadı. Ailesi; Yüksekova İlçe Jandarma Karakoluna, Yüksekova İlçe Emniyetine ve Yüksekova Cumhuriyet Savcılığına başvuruda bulundu. Hamit Temel’in gözaltına alındığı gerçeği inkar edildi. Kaçırılmasının beşinci gününde, Gever’in Pelan köyü girişinde, yol üzerinde bir çoban tarafından cenazesi bulundu. Haber verilmesi üzerine cenazenin bulunduğu yere giden aile, işkence izleri taşıyan bedenini ve başına sıkılan iki kurşunun giriş izlerini gördü. Aile, Hamit Temel’i teşhis etti. Bütün kurumlara başvurularını yineleyen aile bireylerine herhangi bir resmi cevap verilmedi. Yüksekova Savcılığının yürüttüğü soruşturma, ‘kovuşturmaya yer olmadığı’ kararıyla kapatıldı.”
Basın açıklaması, oturma eylemiyle son buldu.
Amed
İHD ve kayıp yakınları, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” eyleminin 924’üncü haftasında da Koşuyolu Parkı’nda bulunan Yaşam Hakkı Anıtı önünde bir araya geldi. Açıklamada kaybettirilenlerin fotoğrafları açıldı. Bu haftaki eylemde, 25 Ekim 1995’ten bu yana kendisinden haber alınamayan Hamza Arslanoğlu’nun hikâyesine yer verildi.
‘Suçlar açığa çıkarılmak istenmiyor’
İHD Eş Genel Başkan Yardımcısı Ercan Yılmaz, ailelerin yıllardır burada adalet talebinde bulunduğuna dikkat çekti. Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı’na ilişkin Adalet Bakanlığı tarafından yapılan duyuruları hatırlatan Ercan Yılmaz, “En son 3 Ekim 2026’da bir açıklama yapıldı. Bu açıklamada bugüne kadar 58 faili meçhul dosyanın aydınlatıldığı belirtildi. Daha önce de bu konuda defalarca çağrıda bulunmuştuk. Türkiye’de zorla kaybetme ve faili meçhul cinayetler bir gerçekliktir. Ancak siyasi boyutları olan suçların bugüne kadar göz ardı edildiğini görüyoruz. Bahsi geçen 58 dosyanın aydınlatılmış olması çok önemlidir ancak bu dosyaların hiçbirinde kamu kurumları fail olarak bulunmamakta. Yine aynı açıklamada, yıllardır burada ifade ettiğimiz sloganın kullanılması da trajikomik. ‘39 yıl da geçse faili meçhul suçların araştırılmasından vazgeçilmeyecek, faili meçhuller ortaya çıkarılacak’ diye bir açıklaması var. Bu sloganı yıllardır biz kullanıyoruz, hayata geçirilmesi için mücadele ediyoruz. Ancak istikrarlı bir şekilde devlet projesi olarak uygulanan bu suçlar açığa çıkarılmak istenmiyor” şeklinde konuştu.
Licê katliamı
Bunun en yakın örneğinin 22 Ekim 1993’te gerçekleştirilen Licê Katliamı olduğunu sözlerine ekleyen Ercan Yılmaz, “Dört gün boyunca Licê ilçesinde bir devlet terörü, şiddeti yaşandı. Biri asker olmak üzere 17 yurttaş yaşamını yitirdi. Bu olayın üzerinden 20 yıl geçtikten sonra göstermelik bir dava açıldı. O davada da tek sanığın yaşamını yitirmesi sonrası dosyada düşme kararı verildi. Bugün hala, 33 yıl geçmesine rağmen, Licê’de neler yaşandığı ve bu suçu kimlerin işlediği yargı önünde ortaya çıkarılmadı. Bizler bu suçu kimlerin işlediğini biliyoruz fakat yargı mekanizması tarafından failleri aklamak ve dosyayı cezasızlıkla sonuçlandırmak dışında bir adım atılmadı. Bu suçların aydınlatılması talebini yineliyoruz ve bunun için mücadele etmeye devam edeceğiz” ifadelerini kullandı.
‘Kayıpların taziyelerin kuramadık’
Ardından konuşan Hamza Arslanoğlu’nun oğlu Mesut Arslanoğlu, babasının yürüttüğü siyasi çalışmalar nedeniyle JİTEM tarafından takip edildiğini ve Hatboyu Caddesi’nde beyaz bir Toros’a bindirilerek kaçırıldığını belirtti. Mesut Arslanoğlu, “Aradan geçen yıllara rağmen kendisine ulaşamadık. Buradaki kayıpların taziyelerini daha kuramadık. Bugün buradan bir annenin gözüyle size seslenmek istiyorum. 2017’de kaybettiğimiz nenem şunu demişti: ‘Babandan önce de çocuklarımı kaybettim. Bu dünyada evlat acısından daha ağır bir şey yok diye düşünüyordum. Ben en büyük oğlumun yasını tuttum ama onun kaybı, senin babanın kaybının verdiği acıyı vermedi. Çünkü büyük oğlumu kollarımda kaybettim, defnettim, mezarına gidiyorum ama senin babanın durumu aynı değil. Ben oğlumu yıkayamadım, kefenleyemedim.’ Eğer bu konuda bir ciddiyet, samimiyet varsa derhal Meclis’te komisyon kurulmalı, ailelerle görüşülmeli. Bu şekilde kemiklerimize ulaşacağımızı düşünüyorum” dedi.
Hamza Arslanoğlu’nun hikayesini İHD Amed Şubesi Yönetim Kurulu üyesi Ali İhsan Demirtaş okudu. Hikaye şu şekilde aktarıldı: “Hamza Arslanoğlu evli ve dört çocuk babasıydı. Geçimini inşaatlarda boyacılık yaparak sağlayan Hamza Arslanoğlu, aynı zamanda Diyarbakır HADEP İl Yönetiminde yer almaktaydı. Hamza Arslanoğlu, HADEP İl Yönetiminde yer aldığından dolayı sürekli JİTEM elemanları tarafından izlenmekteydi. Kaybedilmeden bir süre önce Dağkapı semtinde, 13 Kasım 1994 tarihinde gözaltında zorla kaybedilen arkadaşı Ali Tekdağ ile birlikte silahlı saldırıya uğradı fakat yara almadan kurtuldu.
JİTEM tarafından takip ediliyordu
Hamza Arslanoğlu, 25 Ekim 1995 tarihinde eşine, ‘Bir iş için Diyarbakır’ın Licê ilçesine gideceğini ve arkadaşlarının akşam saatlerinde eve misafirliğe geleceğini’ söyleyerek sabah saatlerinde evden ayrıldı. Evden ayrıldıktan sonra Bağlar semtinde Mürsel isimli bir arkadaşının dükkanına telaşla giren Hamza Arslanoğlu, JİTEM tarafından takip edildiğini söyledi. Bunun üzerine dükkan sahibi, şapkasını ve montunu kendisine verdikten sonra kahvedekilere haber vermek için dükkandan ayrıldı. Dükkan sahibi döndüğünde Hamza Arslanoğlu’nun orada olmadığını gördü. Hamza Arslanoğlu’ndan o tarihten sonra bir daha haber alınamadı.
Hamza Arslanoğlu kaybedildikten sonra polisler evine sık sık baskınlar düzenledi. Bu baskınlar esnasında polisler aileyi tehdit etti ve aileye hakaretlerde bulundu. Aile, bu baskılara daha fazla dayanamayarak İzmir’e taşınmak zorunda kaldı. Hamza Arslanoğlu’nun ailesi, uzun süre tehdit edildiği ve can güvenliği olmadığı için herhangi bir kuruma başvuruda bulunmadı. Hamza Arslanoğlu dosyası sonuçsuz kaldı. Bu insan hakkı ihlalinin asli unsuru ve tarafı olan devlete, Hamza Arslanoğlu şahsında gözaltında zorla kaybetme hakikatiyle yüzleşme; belirsizliği, cezasızlığı ve tüm bilinmezlikleri ortadan kaldırma yükümlülüğünü bir kez daha yüksek sesle hatırlatıyoruz.”
Açıklama, oturma eyleminin ardından sona erdi.
Êlih
İHD Êlih Şubesi ve kayıp yakınları, eylemlerinin 760’ıncı haftasında Gülistan Caddesi’ndeki İnsan Hakları Anıtı önünde bir araya geldi. “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” pankartının açıldığı eyleme, insan hakları savunucularının yanı sıra siyasi parti temsilcileri de katıldı.
Bu hafta, 29 Ekim 1995 tarihinde Mêrdin’in Kerboran (Dargeçit) ilçesine bağlı Ulaş köyünde evinden alınan ve kendisinden bir daha haber alınamayan Abdurrahman Coşkun’un akıbeti soruldu.
Hikâyeyi İHD Êlih Şube Yöneticisi Sedat Yıldırım okudu. Hikaye şöyle aktarıldı: “1 Nisan 1974’te Mardin’in Dargeçit ilçesine bağlı Ulaş köyünde doğan Abdurrahman Coşkun, hem çobanlık yapıyor hem de okuyordu. Ortaokul öğrencisiydi. 1993 yılında bir grup asker, Abdurrahman ve iki arkadaşını alarak bir mağaraya götürdü. ‘Gidin içine bir bakın, ne var orada?’ dediler. Mağaranın girişine mayın döşenmişti. PKK militanlarına tuzak kurulmuştu. Abdurrahman ve arkadaşları, kendilerine kurulan tuzaktan habersiz içeri girdiler. İçeri girer girmez mayın patladı. Patlama sonucu Abdurrahman bir gözünü kaybetti, vücudunun birçok yerinde derin yaralanmalar oluştu. İki arkadaşı ise yaşamını yitirdi. Vücudunun birçok yeri parçalanan Abdurrahman, dört ay hastanede tedavi gördü.
Abdurrahman okuluna devam etti. Lise birinci sınıftaydı. 29 Ekim 1995 tarihinde gece saat 03.00 sıralarında askerler evlerine baskın düzenleyerek Abdurrahman’ı gözaltına aldı. Bu arada aynı köyden altı kişi daha gözaltına alınmıştı. Ertesi gün aile, Dargeçit Savcılığına ve askeri tabura giderek Abdurrahman’ı sordu. ‘Abdurrahman bizde’ dediler. İkinci gün ailesi, hem savcıya hem de taburdakilere Abdurrahman’ı tekrar sordu. ‘Beş kişiyi bıraktık, iki öğrenciyi de Mardin’e gönderdik’ dediler.
Aile, dokuz gün boyunca hep aynı cevabı aldı. Abdurrahman’ın hayatından iyice endişe etmeye başladı. Mardin’e gidip Abdurrahman’ı savcıya sordu. Savcı, ‘Sizin Dargeçit’te savcınız var, niye buraya geliyorsunuz?’ diyerek bağırdı ve aileyi tersledi. Tekrar Dargeçit savcısına giden aile, Abdurrahman’ı sordu. Bu kez Dargeçit savcısı, ‘Bana kağıt geldi, serbest bırakmışlar sizinkileri’ dedi. Abdurrahman’ın yakınları, ‘Daha ilk günden beş kişiyi serbest bıraktığınızı söylediniz, dokuz gündür hiçbirini göremedik. Şimdi de iki kişiyi bıraktığınızı söylüyorsunuz. Peki, bu çocuklarımız nerede?’ diye ısrarla sordu.
Ailelerin çoğu yaşlıydı ve Türkçe bilmiyordu. İçlerinden biraz Türkçe bilen biri, savcının Dargeçit savcısını arayarak, ‘Siz niye bana tekrar gönderdiniz bunları?’ diye bir süre tartıştığına tanıklık etti. Başvurular hep sonuçsuz kaldı. Babası da köy ortasında işkence edilerek öldürülen Abdurrahman Coşkun’dan bir daha haber alınamadı.”
Açıklama, oturma eylemiyle son buldu.











