‘Mağduriyetler eşit tanınmadan toplumsal barış mümkün değil’
- 16:28 18 Ocak 2026
- Güncel
İZMİR – Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi’nin düzenlediği panelde konuşan akademisyen Nilgün Toker, “Toplumsal barışın önündeki en temel engellerden biri, mağduriyetlerin eşit biçimde tanınmaması ve kamusal alanda örtük ya da açık mağduriyet hiyerarşilerinin üretilmesidir” dedi.
Ölüye Saygı ve Adalet İnisiyatifi, “Toplumsal barış inşasında ölüye saygı ve adalet talebi” başlığıyla gerçekleştirdiği panelin ikinci oturumu “Mültecilik, hukuk, inanç ve toplumsal hafıza” başlığıyla devam etti. Açılış konuşmasını mimar Talat Ulusoy yaptı.
Mültecilere yönelik saldırılar
Vezan Karabulut’un moderatörlüğünü yaptığı ikinci oturumda ilk olarak “Mültecilik ölüm ve adalet: Sınırların ötesinde insan onuru” başlığıyla Konak Kent Konseyi Mülteci Meclisi Başkanı Mete Hüsünbeyi söz aldı. Mete Hüsünbeyi, mültecilere dönük saldırılara dikkat çekerek, “Birçok yerde, Suriyelilere yönelik saldırılar söz konusu oldu. Örneğin Basmane'deki sokaklarının yanında bir tavukçu var. Orada çalışan bir kişi, iki Suriyeli emekçiyi bıçaklıyor. Birisi hayatını kaybetti. Yapılan dava süreçlerinde izlediğimizde de aralarında geçmişe dayalı bir husumet olmadığı anlaşıldı. Başka bir çarpıcı bir konu. Güzelbahçe'de üç tane Suriyeli işçi bir kişi tarafından kaldıkları konteynerin yakılması hayatlarını kaybettiler. Katil Kemal Körükmez, olaydan kısa bir süre önce ‘Bu Suriyelileri yakacağız, ülkeyi temizleyeceğiz’ diye söylemde bulunuyor. Ama ‘Sarhoş diye biz pek üzerinde durmadık’ diyorlar ki sonrasında o olay gerçekleşmiş. Yine o davada daha net ortaya da çıktı; nefret söylemi ya da nefret suçu yasamızda var ama o suç, ceza kanununun 122’inci maddesinde yer alıyor. Mala karşı işlenen suçlar cezalandırılıyor ama kişiye karşı nefret, suç ceza kanunumuzda yer almıyor. Yani o ölen işçiler için nefret suçuyla yargılama yapılmadı. Nefret suçunun, yaşamın tüm alanlarında karşılığını bulması ve ceza kanununa daha net bir şekilde girmesini savunmak lazım” dedi.
‘Ölüye saygıyla ilgili hukuki kurallar yeterli değil’
Daha sonra yazar Levent Köker, “Hukuk devleti perspektifinden ölüye saygı ve adalet talebi” başlığıyla söz aldı. Levent Köker, ölüye saygıyla ilgili uluslararası kuralların, hukuk kurallarının ve devletlerin kendi iç hukuk kurallarının yeterli olmadığını kaydederek “Tarihe baktığımızda, hak sahibi olmak bakımından bütün insanlar eşit değildir. Mesela antik çağda köleler vardır. Köleler insandır ama kişi değildir. Daha yakın zamanlara geldiğimizde mesela işçiler vardır, kadınlar vardır, Bunlar kişidir, bazı hakları vardır ama çok önemli başka bazı hakları da yoktur. Çünkü haklar açısından bir ayrım yapılmaktadır. En son artık oldukça da yeni bir tarih, 1945 sonrası İkinci Dünya Savaşı bittikten sonra Birleşmiş Milletler 1948'de Evrensel İnsan Hakları beyannamesini ortaya koyup devletler bunu imzalayıp onayladıktan sonradır ki bütün insanlar bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olmak bakımından hukuk önünde eşit kabul edilmişlerdir. Dolayısıyla bir insanın dünya üzerinde canlı olarak doğması halinde onun bazı temel hak ve özgürlüklere sahip olduğunu hemen hemen bütün devletler kabul etmektedirler” şeklinde konuştu.
‘Ölümün kimliği, dili, etnik kimliği, inancı yoktur’
Ardından “İnanç, ritüel ve yas: Alevi toplumunda ölüye saygı” başlığıyla, Alevi Bektaşi Federasyon Başkanı Mustafa Aslan söz aldı. Mustafa Aslan, Alevilerin tarih boyunca birçok katliam yaşadığını anımsatarak “Herhâlde inanç olarak bu toprakların inkâr edilen, yok sayılan, görmezden gelinen en kadim inançlardan biriyiz. Yani hiç bahsedilmiyor. Birçok acıdan bahsediyoruz. Mesela Hatun Ana'yı hepimiz biliriz. Sayın Aysel Tuğluk'un annesi. O sadece Kürt olduğu için değil, aynı zamanda Alevi'ydi ve Aleviliğe olan kin ve nefret onun Kürt kimliğine olan kin ve nefretle birleştiği için nefret yükseldi. Ölümün kimliği, dili, etnik kimliği, inancı yok ki. O sadece ölü bir beden. O ölü bedele dahi tahammülü olmayan bir kin ve nefretle karşı karşıyayız” diye belirtti.
‘Unutma, kendiliğinden bir iyileşme süreci yaratmıyor’
Son olarak “Etik ve hafıza perspektifinden barış inşası ve adalet” başlığıyla akademisyen Nilgün Toker söz aldı. Ölüye saygı meselesinin, hakikat ve adalet meselesinde en sorunlu ama en temel yerlerinden birinde olduğunu söyleyen Nilgün Toker, “Toplumsal barış, yalnızca şiddetin son ermesi değil. Bizim için önemli olan, farklı toplumsal gruplar arasında kırılmış ilişkilerin, güven duygusunun ve tanınmamış acıların nasıl ele alındığı ile doğrudan ilintilidir. Bizim sorunumuz var, geçmişle, acılarımızla nasıl ilişkileneceğiz diye. Çünkü siyasal olan sadece bir yönetme faaliyeti ya da idare faaliyetinin olduğu yer değil. İnsanların birbirlerine gönül oldukları, eylemlerin anlam kazandığı bir ortak dünyadır. Bu nedenle toplumsal barış, teknik bir uzlaşma ya da yönetsel bir istikrar meselesi olmaktan çok, geçmiş şiddetin bu ortak dünyada nasıl adlandırıldığına ve hangi hayatların kamusal olarak yas tutulabilir sayıldığına ilişkin ahlaki, etik bir sorundur. Bu bağlamda hafıza, toplumsal barışın önünde bir engel değil, onun kurucu zeminidir. Çünkü unutma, kendiliğinden bir iyileşme süreci yaratmıyor. Tam tersine adaletsizliğin sürekliliğine hizmet ediyor” diye ifade etti.
‘Geçmişle yüzleşilmeden barış, adalet olmadan toplumsal barış olmaz’
Geçmişle yüzleşilmeden barış, tanıma olmadan adalet, adalet olmadan da kalıcı bir toplumsal barışın mümkün olmayacağını vurgulayan Nilgün Toker, “Toplumsal barışın önündeki en temel engellerden biri, mağduriyetlerin eşit biçimde tanınmaması ve kamusal alanda örtük ya da açık mağduriyet hiyerarşilerinin üretilmesidir. Bazı acılar meşru görünür ve yas tutulabilir sayılırken diğerlerinin acısının ya ikinciliği ya kuşkulu ya da tamamen sessizliğe mahkûm edilmesi, barışı ahlâki zemininde baştan sakatlar. Hukuki ve siyasal mekanizmalar, hangi mağduriyetlerin soruşturulacağına, hangilerinin geçmişin yükü olarak askıya alınacağına karar verirken, adaleti evrensel bir şey olmaktan çıkarıp seçici bir uygulamaya indirgerler. Bu durumlarda barış kapsayıcı bir toplumsal sözleşme olmaktan çok, belirli mağduriyetlerin tanınmaması pahasına değerlerinin feda edilmesine yol açan kırılgan bir dengeye dönüşür. Ulusal barışın etiği açısından mesela mağduriyetleri eşitlemek ya da acil karşılaştırmak değildir. Aksine hiçbir mağduriyetin diğerinin tanınması için bastırılmadığı, adalet talebinin hiyerarşik değil, ilişkisel biçimde kurulduğu bir siyasal alanı gerektirmektedir. Hafıza, tanıma ve adalet ancak bu eşik aşıldığında yani mağduriyet hiyerarşileri sorgulanıp dağıtıldığında barışın kurucu unsurları gelebilirler” ifadelerine yer verdi.
‘Ne hatırladığımız kadar ne unuttuğumuz da politiktir’
Panelin kapanış konuşmasını yapan siyasetçi Zeynep Altıok ise şöyle konuştu: "Bizim gibi ülkelerde hak savunusu ve adalet arayışı kişisel kavrayışla şekilleniyor. Ülkemiz tarihi tamamı sonuçsuz bırakılmış faili meçhul cinayetlerle, katliamlarla utanç tablosu sunuyor. Tarif edeceğimiz tüm girişimler, taleplerimiz, bu nedenle bir kapanış arayışını değil eşiği temsil ediyor. Hatırlama, acının kime ait olduğunun göstergesidir. Hafıza masum bir alan değildir. Ne hatırladığımız kadar ne unuttuğumuz da politiktir”
Panel, soru-cevapların ardından sona erdi.







