Qerejdağ eteklerinde bir komün örneği
- 09:04 3 Mayıs 2026
- Yaşam
Evin Çiftçi
RIHA - Qerejdağ’da koçerlik yapan Muhsine Aktümur, komünal yaşamın doğayla iç içe sürdüğünü belirterek, ‘Burada birlikte üretiyor, birlikte yaşıyoruz’ dedi.
Riha’nın Sêwereg ilçesine bağlı Qerejdağ’a doğru ilerlerken, Kürdistan coğrafyası daha ilk andan kendini hisettiriyor. Etrafı saran siyah bazalt taşları, toprağın üzerini siyah kar gibi kaplamış. Bu taşların arasından geçen yollarda yalnızca bir yolculuk değil, aynı zamanda yüzyıllardır süren bir yaşamın izleri görülüyor. Köylerin arasından geçerken koyun sürülerinin yoldan geçmesinden kaynaklı yol almaya birkaç dakika ara veriyoruz; henüz çocuk sayılacak yaşta çobanlar, yüzlerce koyunun sorumluluğunu omuzluyor. Qerejdağ’da çocukluk, çoğu zaman oyunla değil, emekle büyüyor.
Kürdistan’ın zorlu yolları
Qerejdağ’a uzanan yol, bir yandan dinginlik hissi verirken diğer yandan zorluğunu hissettiriyor. Çukurlarla yarılmış yollar, bu coğrafyada yaşayan Kürtlerin yaşamı gibi zorluğunu anlatıyor. İnsan kendini çoğu zaman yolda değil de, Qerejdağ’ın siyah bazalt taşlarının üzerinde yolculuk ettiğini hissettiriyor. Yolculuk sırasında yol arkadaşımın sürekli eski yaşantısından derin bir özlemle bahsediyor.
Doğanın kokusu, yaşamın sesi
Varacağımız yere ulaşamadan, Qerejdağ’ın zor yollarına dayanamayan arabamızı bozuluyor. Arabadan indiğimiz zaman oranın yerel halkından bir amca yanımıza yaklaşıyor. Arabamızın bozulduğunu görünce elindeki yaralı yavru koyunuyla bize bir çözüm bulmak için bir arayışa giriyor. Arabamızı tamir ettikten sonra ilerledikçe Qerejdağ’ın siyah taşları arasında dağılmış çadırlar beliriyor. Çadırları koruyan köpeklerin sesi ise daha yaklaşmadan kendini hissettiriyor. Uzaktan havlayan köpekler arasında bir an duraksıyoruz; inip inmemek arasında bir kararsızlık yaşanıyor. Ardından cesaret toplayıp araçtan iniyoruz. Arabanın kapısı açıldığı anda doğanın kokusu ve yaşamın sesi bir anda etrafı sarıyor. Fakat ilk adımda çamura batmak, buradaki hayatın güzelliği ile beraber zorluğuna attığımız ilk adım oluyor. Önümüzde ince bir dere akarken, karşıdan şalvarlı bir koçer bizi karşılamaya geliyor. Yavaş adımlarla koyun sürüsünün bulunduğu alana doğru ilerliyoruz. Tam da ‘berî’ vaktine denk geliyoruz. Berî, burada koyunların topluca sağıldığı zaman dilimine verilen isim. Çadırların, sürülerin ve insan emeğinin iç içe geçtiği bu an, Qerejdağ’da yaşamın doğayla birlikte nasıl sürdüğünü gösteriyor.
Komünal yaşamın doğayla iç içe sürdüğünü yalnızca gözlerimizle değil, tüm bedenimizle hissediyoruz. Koyunların sağımında bir kadın ve bir erkek birlikte çalışırken, diğer iki kişi onlara yardımcı oluyor; iş bölümü, burada yaşamın doğal bir parçası gibi akıyor. Sağım işlemi tamamlandığında, kadınlar sütü dikkatle alıp çadıra taşıyor. Onları takip ederek çadıra girdiğimizde, içeride kadınların kendi emeğiyle ürettiği peynir ve yoğurtlarla karşılaşıyoruz. Burada kadınlar, üretimin hem merkezinde hem de sürekliliğini sağlayan en temel emek gücü olarak yaşamın her anında yer alıyor.
Alma-verme döngüsü
Kadınlarla sohbet ettiğimde Koçerliğin hem güzelliğini, güzelliğin yanı sıra yoruculuğunu derin duygularla anlatmaya başlıyor. Anlattıkları sırada içimden; ‘İnsan, sistemin dokunduğu her şeyden uzaklaştıkça, kendi özüne dönüşün mümkün olduğunu sessizce kanıtlıyor’ diyorum. Burada yaşam, hem fiziksel hem de zihinsel olarak sistemin dışında kurulan bir düzeni işaret ediyor. İnsanlar doğanın sunduğu imkanlarla hayatlarını sürdürüyor. Burada yaşayanlar, besin ihtiyaçlarını ya besledikleri koyunlardan ya da taşların arasından çıkan yabani bitkilerden karşılıyor. Bahar aylarında koyunların yünü kesiliyor, derede yıkanarak yastık ve yorganlara dönüştürülüyor. Doğa burada yalnızca bir yaşam alanı değil; aynı zamanda alınan ve verilen bir döngü olarak yaşamın kendisini oluyor. Bu yaşam tarzına baktıktan sonra doğa bir talan değil de nasıl bir yaşam alanı olması gerektiğini daha net bir şekilde görebiliyorum.
Çadırların arasında gezinirken koçer Muhsine Aktimur’a kulak veriyorum.
‘Komünal bir şekilde çalışıyoruz’
İşlerini komünal bir şekilde yaptıklarını aktaran Muhsine Aktimur, “Sêwrêg’in Oçço köyünden buraya koçerlik yapmaya geldik. Burada hayvanlara bakıyoruz. Koçerliğin güzel olduğu kadarıyla yorucu tarafları da var. İlkbahar ve yazın buraya geliyoruz. Koçer olmaktan keyif alıyorum. Burada doğayla bütünleşiyoruz. Koyunlarımızı sağıyor onun sütünden yoğurdumuzu, peynirimizi yapıyoruz. 2 senedir koçer bir yaşamım var. Ben buralara gelince keyfim yerine geliyor. Biz burada 4 kişiyiz. Tüm işlerimizi komün bir şekilde yürütüyoruz. Bu halimiz zor ve zahmetli ama çok güzel. Örneğin burada birimiz sağıyor, birimiz otlatmaya götürüyor birimiz ekmek ve yemek yapıyor diğeri ise bulaşıkları falan yıkıyor” sözleriyle yaşadıklarını anlatıyor.
Doğa ile yaşam
Muhsine Aktümur, bir gününü şu sözlerle anlatıyor: “Günüm erken kalkıp, kahvaltı yaptıktan sonra hayvanlarımızın arasına girip onları sağmakla başlıyor. Burada toplam 200 koyunumuz var. Koyunları sağdıktan sonra koyunların sütüyle peynir ve yoğurt yapıyoruz. Diğer arkadaşlarda hayvanları otlatmaya götürüyor. Burada kıyafetlerimiz derede yıkıyoruz. Dereden akan su ile yemeklerimizi, çayımızı pişiriyoruz. İnsan yardımlaşma içerisinde olursa yapamayacağı bir şey yoktur.”
‘Sadece hayvancılık yapmıyoruz’
Pancar türlerini ve toplanmasını çok küçük yaşta öğrendiğini söyleyen Muhsine Aktümur, “Koyunlara bakmanın yanı sıra yemek için pancar da topluyoruz. Şimdi topladığım şeyin ismi Kereng. Kereng’i buralarda toplar temizler ve yemeğini yapar, yeriz. Şimdi toplama zamanı artık bitti. Her yerde bu bitki yeşermez, sadece belli yerlerde çıkar. Bitmeyen yağmurdan dolayı diğer pancar türleri daha çıkmamış” diye anlatıyor.







