Raziye Öztürk: Umut hakkı uygulanmadan hukuki güvence sağlanamaz
- 09:01 7 Mayıs 2026
- Hukuk
Devrim Fındık
İSTANBUL - Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Raziye Öztürk, AİHM içtihatlarına rağmen umut hakkının tanınmamasını eleştirerek bunun yalnızca bireysel bir ihlal değil, Türkiye’de hukuk güvenliğini zedeleyen yapısal bir sorun olduğunu vurguladı. Raziye Öztürk, çözüm için ise hem yasal düzenleme hem de güçlü bir siyasal irade gerektiğine dikkat çekti.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin “umut hakkını” insan onurunun ayrılmaz bir parçası olarak tanımlayan içtihatlarına rağmen, Türkiye’nin başta Abdullah Öcalan olmak üzere ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen mahpuslar açısından bu hakkı yasal güvenceye kavuşturmaması, infaz hukukunda insan onurunun sistematik biçimde dışlandığı yönündeki tartışmaları derinleştiriyor. Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi’nin yıllardır süren denetimine karşın somut bir ilerleme sağlanamaması ve Türkiye’nin uluslararası yükümlülüklerini yerine getirmemesi, hem Anayasa’nın 90. maddesiyle güvence altına alınan normlar hiyerarşisinin fiilen askıya alındığı eleştirilerine hem de hukuk güvenliğinin aşınmasına yol açıyor. Öte yandan, olası bir çözüm ve diyalog sürecinin tartışıldığı bir dönemde, sürecin temel aktörlerinden birinin “umut hakkından” mahrum bırakılması, hukukun siyasetin gerisinde bırakıldığına işaret ederken; Meclis’te bekleyen düzenlemeler, uluslararası kurumların tutumu ve özel infaz rejimlerinin yaygınlaşma ihtimali, Türkiye’nin demokratikleşme ve toplumsal barış perspektifi açısından kritik bir eşikte bulunduğuna işaret ediyor.
Biz de bu bağlamda Asrın Hukuk Bürosu avukatlarından Raziye Öztürk ile konuştuk.
"Ne zaman Kürt meselesinin çözümüne ilişkin bir irade ortaya konulursa o zaman bu meselenin çözüleceğine dair bir şey söyleyebiliriz."
*Umut hakkı, AİHM içtihatlarında “işkence ve kötü muamele yasağı” ile doğrudan ilişkilendirilen bir kavram. Türkiye’nin bu hakkı Sayın Abdullah Öcalan ve diğer tutsaklar için yasal bir güvenceye kavuşturmamaktaki ısrarını bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz? Türkiye infaz hukukunda “işkence ve kötü muamele yasağı” kriterinin tamamen devre dışı kaldığı anlamına gelmez mi bu?
Evet, işkence ve kötü muamele yasağı gerek Türkiye’nin ulusal mevzuatında gerekse de Türkiye’nin bağlı olduğu uluslararası sözleşmelerde garanti altına alınmış bir hak. Olağanüstü hal ve savaş halinde dahi mutlak surette ihlal edilemez diye yasa hükmü var. Umut hakkı ile ilgili verilen kararda da bu yasağın ihlal edildiğine dair bir sonuç var. Ancak umut hakkının uygulanması demek Sayın Öcalan’ın fiziki özgürlüğüne kavuşması demek. Hukuken yapılması gereken bu. Bu, herhangi bir kimsenin keyfiyetine veya takdirine bırakılacak bir durum değil. AİHM kararlarının bağlayıcılığını kabul eden Türkiye’nin, 2014 yılı itibarıyla da bu kararın gereğini yerine getirmesi gerekiyordu. Ancak bunu yerine getirecek bir irade olmadı. Siyaseten bazı durumlar daha ön plana çıktı. Mesela uzun yıllar tecritten bahsediyorduk, tecridin Kürt sorununun çözümsüzlüğü ile bağından. Umut hakkı meselesi de bu çözümsüzlüğe tekabül ediyor. Yani Kürt meselesiyle doğrudan bağlantılı bir mesele. Ne zaman Kürt meselesinin çözümüne ilişkin bir irade ortaya konulursa o zaman bu meselenin çözüleceğine dair bir şey söyleyebiliriz. Ama maalesef bu aşamaya kadar buna denk düşecek bir irade olmadı. Hukuken yapılması gerekenler belliydi. Biz avukatları olarak başvuruları yaptık. Milyonlar meydana çıkıp seslendi. Buradaki temel talep hukukun uygulanmasıydı. Ama Türkiye ile birlikte Avrupa Konseyi’nin denetleyici organı olan Bakanlar Komitesi de bu noktada ulus devleti korumacı pozisyonda kalarak etkisiz bir pratik sergiledi, oyalamacı davrandı. Tüm bunlar da bu aşamaya kadar umut hakkının hâlâ uygulanmadığı sonucunu getirdi.
"Bizim talebimiz, kararın yerine getirilmesi için Bakanlar Komitesi’nin daha etkili adımlar atması. Bakanlar Komitesi geçen yıl Eylül ayındaki toplantısında bir ara karar oluşturmuştu."
*Bakanlar Komitesi’nin Türkiye’ye tanıdığı süre dolmak üzere. Türkiye’nin 2014’ten bu yana sergilediği bu “oyalama stratejisi” teknik olarak (hukuken) nereye varır? Avrupa Konseyi’nin Türkiye’ye yönelik bir ihlal prosedürü başlatması ya da üyeliği tartışmaya açması gibi somut yaptırımların hukuki zemini var mı?
Türkiye'nin eylem planı içerisinde hiçbir zaman umut hakkının uygulanmasına dair, ağırlaştırılmış infaz rejiminin ortadan kaldırılmasına, mahpusa koşullu salıverme imkânının tanınmasına dair bir eylem planı olmadı. Buna rağmen Komitece her defasında süre verildi, umut hakkının oluşturulması için gerekli mekanizmaları kur denildi. Komite, bu mevzuyu karardan tam 7 yıl sonra, 2021 yılında gündemine aldı. Sonrasındaki 5 yılda da Bakanlar Komitesi hâlâ Türkiye’ye süre veren, bir eylem planı ortaya koymasını isteyen konumda. Esasen 2025 yılının Eylül ayındaki toplantılarında aldıkları ara kararlar önemliydi. Ama hem toplantı gündemlerine almaları çok geniş aralıklarda oldu hem de süre itibarıyla böylesi bir meseleyi ötelemeleri çok fazla bir zamana tekabül ediyor. Yani her defasında bir sonraki yıla erteleniyor. Ama kötü muamele dediğiniz şeyin bir an önce durdurulması lazım. Derhal durdurulması lazım. Bir gün dahi hayati önemde. Bakanlar Komitesi hâlâ önemli bir konumda. Etkili olabilecek bir kurum. Çünkü Türkiye Devleti ile Konsey anayasası gereği bir işbirliği durumu söz konusu. Bu işbirliğinden neyi kastediyoruz? Demokrasinin geliştirilmesi, hukukun üstünlüğünün tanınması, insan haklarının geliştirilmesi noktasında bir işbirliği. Dolayısıyla bunda itekleyici bir güç olabilir. Bu, Türkiye’nin de yararına ve faydasına olacak bir durum. Bakanlar Komitesi’nin, AİHM kararının gereğini yerine getirmeyen üye devlete karşı çeşitli yaptırımları olabiliyor. Bunlardan biri ihlal prosedürü başlatması. Bunun dışında üye devletin üyeliğinin askıya alınması, temsiliyetinin askıya alınması, oy hakkının askıya alınması, en son aşamada tümüyle Konsey’den çıkarılmasına varan yaptırımlar söz konusu olabiliyor. Bunlar aşama aşama gerçekleşen durumlar.
Bizim talebimiz, kararın yerine getirilmesi için Bakanlar Komitesi’nin daha etkili adımlar atması. Bakanlar Komitesi geçen yıl Eylül ayındaki toplantısında bir ara karar oluşturmuştu. Ara kararında şunları ifade etmişti: Birincisi Türkiye’den bir eylem planı hazırlamasını istedi. İkincisi, süreç itibarıyla kurulan komisyondan yasal düzenlemelerin hazırlanması noktasında faydalanılması ve Meclis’te umut hakkına dair bekletilen kanun taslaklarının ve önerilerinin yasallaştırılabileceğine dair önerilerde bulundu. “Bunlardan faydalanabilirsiniz” diye de bir yol göstermişti aslında. Ve Haziran ayına kadar tüm yasal düzenlemelerin yerine getirilmesi için Türkiye’ye bir süre vermişti. Şimdi Haziran ayı itibarıyla Bakanlar Komitesi’nin yeniden toplantısı olacak. Ancak Konsey takviminden baktığımız kadarıyla bu toplantı gündemlerinde umut hakkı, Sayın Öcalan’ın içerisinde olduğu o grubun dosyası yok. Konsey’de yaptığımız görüşmelerde, bu dosyanın mutlaka takvime alınması ve gündem doğrultusunda tartışılması gerektiği, keza kendilerinin bir süre verdiği ve bu süre sonrasında bu durumu tekrar tartışmaları gerektiği noktasında görüşmelerimizi bildirdik. Bu noktada toplantı gündemlerine alıp almayacakları veya bununla ilgili nasıl bir karar oluşturacakları noktasında bir netlik yok. Dolayısıyla nasıl bir somut adım atacakları noktasında da ciddi bir belirsizlik var diyebiliriz.
"Kürtlerin hukuk dışına itilmesiyle başlayan bir süreç var. Bir tanımama, varlık olarak inkâr etme durumu var."
*Anayasa’nın 90. maddesine göre uluslararası sözleşmeler iç hukukun üzerindedir. Ancak ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasında “ölene kadar infaz” dayatması bu hükmü fiilen askıya alıyor. Bir hukukçu olarak, devletin kendi anayasası ile AİHM kararları arasında kurduğu bu aşılmaz duvarın, Türkiye’deki genel hukuk güvenliğine etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz hiçbir duvarın aşılamayacağını düşünmüyoruz. Yeter ki bu konuda hukukun uygulanması konusunda, demokratik siyasetin geliştirilmesi, o alanın açılması noktasında güçlü bir irade olsun. Bizim AİHM kararı sonrasında umut hakkı ile ilgili başvurularımız oldu. Tam da bahsettiğiniz gibi bu, Anayasa’nın 90. maddesine dayanarak yapılan bir başvuruydu. Koşullu salıverme imkânı tanımayan bu yasa maddelerinin anayasaya aykırı olduğuna, uluslararası sözleşmelere aykırı olduğuna dair bir başvuruydu. Ancak başvurumuz reddedildi. Dosya hâlâ Anayasa Mahkemesi’nde bekliyor. Umut hakkı özelinde bir yasal düzenleme ihtiyaç durumunda ama yasal düzenlemeye gitmeden dahi Sayın Öcalan’ın infazı durdurulabilir ve özgürlüğüne kavuşturulabilir.
Türkiye’nin hukuk güvenliği meselesine gelirsek, bu mesele aslında tarihsel bir mesele. Umut hakkı boyutuyla çok önemli. Ama bu mesele tek başına Türkiye’nin gelmiş olduğu hukuki güvensizliği izah etmekte eksik kalır. Durumun tarihsel bir geçmişi var. 100 yılı aşkın süredir var olan bir sorun var. Bu sorunun birçok anlamda hukuksal, ekonomik, siyasi, sosyolojik, toplumsal anlamda birçok sonucu oldu. 1924 Anayasası ile beraber tüm resmi anlamda artık bir inkâr sürecine girildi ve Kürtler hukukun dışına itildi. Kürtlerin hukuk dışına itilmesiyle başlayan bir süreç var. Bir tanımama, varlık olarak inkâr etme durumu var. Ortada bir varlık var ancak varlığın hem fiziksel olarak hem de siyaseten, hukuksal anlamda da sosyal anlamda da tanınmama durumu var. Toplum buna karşı mücadeleye geçtiğinde asimilasyon yöntemlerine ve şiddet yöntemlerine başvurma durumları oluştu. Bu durumun kendisi sonrasında bir şiddet sarmalına dönüştü ve toplumu her anlamda etkileyen bir durum haline geldi. Bu apaçık ortada. Bunların en başında da işte hukuk krizi dediğimiz, adalet krizi dediğimiz geliyor.
"Tüm süreç Sayın Öcalan’ın üzerine bırakılmış bir yük ama hâlâ tecrit koşullarında yaşaması ve bu süreci sürdürmesi isteniyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil."
*Kamuoyunda bir “çözüm” veya “diyalog” süreci tartışılırken, bu sürecin baş öznesi olan Sayın Abdullah Öcalan’ın hukuki statüsünün hâlâ “umut hakkından mahrum bir hükümlü” olarak tutulması aslında ciddi çelişkiler içeriyor. Hukukun bu denli siyasetin gerisinde bırakılması, olası bir barış sürecinin yasal güvencelerden yoksun kalmasına yol açar mı, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Artık Barış ve Demokratik Toplum Süreci dediğimiz bir süreç başladı ve bu sürecin gereklilikleri var. İşte PKK tarafından yapılması beklenilen adımların hepsi atıldı. Bu aşamada artık hukuki düzenlemelere ihtiyaç var ve bunların aşama aşama gerçekleşmesi gerektiğini biliyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde hukuki düzenleme olmadan silahın bırakılması durumu olmamıştır. Bu konuda bir garantinin olmaması gibi bir durum söz konusu olmamıştır. Hukuki düzenlemelerin yapılmasından sonra silahlı mücadelenin bırakılması durumu söz konusu oluyor. Ancak bu yönlü bir irade oluştu, hukuken yapılacak düzenlemeler için bu çok güçlü bir zemin yaratır. Ve bunun ilanı yapıldı. Bu ilandan sonra yapılması gereken artık işte geçiş yasası dediğimiz barış yasasının çıkarılması diyebiliriz. Ancak şu aşama itibarıyla henüz ortaya çıkmış böyle bir yasa taslağı yok. DEM Parti’nin, Meclis’teki diğer partilerin buna dair önerilerinin, yasa taslaklarının olduğunu biliyoruz. Ama iktidar kanadından bu taslağa dair bir şey ortaya çıkmış değil henüz. Bunun bir an önce yapılması gerekiyor. Yani o yasal düzenlemeler yapılacak ki başka bir aşamaya geçilsin. Türkiye’nin demokratikleşmesi noktasında diğer adımlara geçilsin. En nihayetinde sonrasında var olan yasalardan bazılarının ortadan kaldırılması veya düzenlenmesi gibi yapısal birçok reforma ihtiyaç olacak. Yerel yönetimlere dair düzenlemeler, ifade özgürlüğüne dair düzenlemeler… Demokratik toplumun inşasına olanak verecek düzenlemelere ihtiyaç var.
Şimdi silahın yerine konulacak bir şeye ihtiyaç var. Bu da hukuktur. Şimdi hukuk olmazsa, bunlar hukuk yoluyla garantiye alınmazsa bu yönüyle zaten bir sürecin ilerlemesi gibi bir durum teknik olarak söz konusu olamayacaktır. Sayın Öcalan’ın açıklamasında da belirtmişti. Demokratik toplumun iki sac ayağı var. Biri demokratik siyasettir, diğeri demokratik hukuktur. Şimdi silahlar bırakılacak. Demokratik siyasete girmek istiyorlar. Siyaset yapmak istiyorlar. Dolayısıyla bunun hukuken bir zemininin oluşması lazım. Hukuk olmadan bu nasıl mümkün olabilecek? Hukukla beraber en önemli güvencelerden bir diğerinin toplum olduğu unutulmamalı. Demokratik toplumun inşası en önemli güvence.
Esas olarak burada bunu gerçekleştirecek olan gücün kendisinin toplum olduğunu düşünüyorum. Yani tabii ki devletin bu noktadaki iradesi çok önemli ve büyük bir yer tutuyor. Ama devletin iradesini etkileyecek de barışı isteyecek, barış noktasında ısrar olacak bir toplumdur. Dolayısıyla onların baskısıyla, onların örgütlenmesiyle, birleşmesi ve talep etmesiyle… Çünkü bir sistem var ve bu sistemden kimse mutlu değil. Ciddi anlamda bir şiddet sarmalı var. Artık sosyolojik anlamda da görüyoruz. Sonuçta bunlar, bu sorunların çözülmemesinin bir sonucudur. Herkesi etkileyen bir durum. Ancak biz bu sorunların çözülmesi noktasında kendimiz rol alırsak, kendimiz o mekanizmalarda, oluşturacağımız mekanizmalar içerisinde yer alırsak, örgütlenirsek, bilinçlenirsek bunlara cevap olabileceğiz ve baskı gücü olabileceğiz.
Birçok barış süreci örneğinde gördüğümüz gibi sürecin sürdürülmesinde tarafların eşit konumda olmaları çok önemli. Tarafların özgür hareket edebilir durumda olması önemli. Yani sonuçta bir süreç yürütülüyor. Tüm süreç Sayın Öcalan’ın üzerine bırakılmış bir yük ama hâlâ tecrit koşullarında yaşaması ve bu süreci sürdürmesi isteniyor. Bu kabul edilebilir bir durum değil. Yani iradi anlamda da temsiliyet anlamında da kabul edilebilir bir durum değil. Tabii ki öncelikli temel talebimiz fiziki özgürlüğü. Ama aynı zamanda bu görüşmeleri gerçekleştirdiği süreç içerisinde kamuoyuna seslenebilmesi lazım. Muhataplarına doğrudan ulaşabilme koşulları ve olanaklarının yaratılması gerekiyor. Bu sürecin sağlıklı ilerleyebilmesi için doğrudan muhataplarına ulaşabilmesi gerekiyor, bu koşulların yaratılması lazım mesela. Kamuoyuna seslenmek istiyor, gazetecilerle görüşmek istiyor. Çünkü temel muhatap olarak topluma doğrudan ulaşmak, seslenmek istiyor. Bunun koşulları ve imkânının yaratılması lazım. Ama hâlâ kendisi işte bir tutsak olarak, bir mahpus olarak tutuluyor. Umut hakkı kararına rağmen hâlâ bu koşullar içerisinde tutuluyor. Dolayısıyla artık bu tutsak pozisyonundan, rehin pozisyonundan çıkarılması gerekiyor. Statü değişimi dediğimiz durum odur. Kürtlerin temel muhatabıdır ve özgürce istediği koşullar yaratılarak çalışma imkânlarının ve koşullarının yaratılması gerekiyor.
"Sayın Öcalan’la başladı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması. İşte Kavala’yla, Selahattin Demirtaş’la devam ediyor. Yani yarın bir gün işte İmamoğlu’nun dosyası da gidebilir."
*Bakanlar Komitesi ve CPT gibi kurumların bugüne kadarki tutumu sık sık “yetersiz” olduğu gerekçesiyle eleştiriliyor. Sizce bu kurumların “oyalamacı” yaklaşımı, Türkiye’deki hukuksuzluğun kronikleşmesinde nasıl bir rol oynuyor? Bu noktada uluslararası sivil toplumun ve baroların Komite üzerindeki baskısı neyi değiştirebilir?
Bu kurumlar oluşturulurken, Avrupa Konseyi’nin kendisi oluşturulurken bir statü çerçevesinde oluşturuldu. Yani statüden kastım bir anayasa çerçevesinde oluşturuldu. Bu kurumun üye devletleri var. Bu üye devletler demokrasinin geliştirilmesi, insan haklarının korunması ve hukukun üstünlüğü noktasında birlikte çalışılmış. Bu noktada bir işbirliği sağlayacak. Tabii bu daha çok topluma odaklı bir şey baktığınızda. Tabii üye devleti de koruyan ama aslında toplum faydasına üye devleti koruyan ve onu bu yönlü işbirliğine iten bir misyonla kuruldu. Ama gelinen sonuç itibarıyla baktığımızda Avrupa Konseyi maalesef ki bu misyonun çok gerisinde bir konumda. Birçok ülkenin şahit olduğu çifte standart durumları, işte etkin rol alması gereken durumlar ve almadığı durumlar söz konusudur. Ama mesela en basitinden bizim şahit olduğumuz durumlara değineyim. Bakanlar Komitesi önünde 12 yıldır var olan bir dosya var ve etkili bir adım atılmadı. Bizim Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde 2011 yılından beri bekleyen bir dosyamız var. Bu demek oluyor ki 15 yıldır Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi bir dosyayla ilgili karar vermedi hâlâ. CPT’ye geldiğimizde biz başvurularımızı yapmaya devam ediyoruz. Tabii Sayın Öcalan’la sınırsız bir şekilde, herhangi bir sınırlamaya maruz kalmadan görüşme noktasında o koşulların sağlanması noktasında taleplerimiz devam ediyor. Ama CPT, haber alamadığımız noktada dahi kamuoyuna bir bilgilendirme yapabilecekken Türkiye’nin onayını bekleyen bir konuma düştü. Bu yönleriyle baktığımızda aslında edindiği misyonun çok dışında duran bir noktada, pasif konumda. Dolayısıyla bizce Avrupa Konseyi’nin de doğrudan kendini yeniden yapılandırmaya gitmesi ve ulus devleti koruyan, siyaseten onun yaptıklarına hizmet eden bir konumdan çıkarak toplumun sorunlarına cevap verecek bir değişikliğe gitmesi gerekir. Gerçekten o üye devlette yaşanan demokrasi problemleri, insan hakları problemleri, hukuk problemlerine dair doğrudan etki edecek düzeyde yeniden yapısal düzenlemeler yapması, yapısal reformlara gitmesi gerektiğini görebiliyoruz. Gözlemlerimiz bu yöndedir diyebiliriz.
Sayın Öcalan’la başladı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmaması. İşte Kavala’yla, Selahattin Demirtaş’la devam ediyor. Yani yarın bir gün işte İmamoğlu’nun dosyası da gidebilir. Bu, o zaman içerisinde Komitenin etkili adım atmamasıyla ilgili bir durum. Yani aslında kendi etkisizliği sonrasında üye devletler tarafından uyulmayan, çok da gücü kalmayan bir pozisyona evrildi. Dolayısıyla bunu yeniden sağlayacak bir mekanizma kurması ihtiyaç durumunda. O ulus devleti doğrudan koruyan, kollayan, besleyen noktadan değil; besleyecekse demokrasi, hukuk ve insan hakları anlamında bir beslemeden bahsediyorum. Olumlu anlamda olması gerekiyor. Yoksa üye devletin olumsuz pratiklerini örten veya bunu besleyen ya da kronikleşmesini sağlayan bir noktadan değil. Etkili prosedürleri devreye soktuklarında veya prosedürleri yerine getirdiğinde de hâlâ etkisi ve katkısı olacaktır diye düşünüyoruz. Etkisi ve katkıları olduğunu düşündüğümüz için zaten hâlâ uluslararası alanda onlara gidiyoruz, başvurularımızı yapıyoruz ve sonuç almaya çalışıyoruz. Aynı zamanda aslında onları da görevini yaptırması noktasında aktive etmeye çalışıyoruz. Bu imkânsız değil.







