Aksu Bora: Duyarsızlaşma yeniden ayağa kalkma ile aşılır

  • 09:04 5 Ağustos 2026
  • Güncel

Melike Aydın 

 
İSTANBUL - Yazar ve akademisyen Aksu Bora, artan şiddet sarmalı, toplumsal çözülme ve hayatı saran dijital ağlar karşısında içine düştüğümüz ‘duyarsızlaşma’ eşiğini değerlendirerek, hem korkularımızı aşmanın hem de yeniden ayağa kalkmanın ipuçlarını sunuyor. 
 
Savaşlar, kadın katliamı, derinleşen yoksulluk her geçen gün artarken, yaşanan hak ihlalleri, gündelik hayatların sıradan birer ekran akışına dönüşüyor. 
 
Akademisyen ve yazar Aksu Bora, toplumsal hafızanın yitiminden bunun arkasındaki yapısal nedenlere uzanan sorularımızı yanıtladı.
 
Sessizliğin de cesaretin de bulaşıcı olduğunu söyleyen Aksu Bora, bizi kuşatan karanlıktan çıkışın ipuçlarını feminist dayanışmada, "Büyük hedefi unutmadan küçük adımlarla bir araya gelebilme" becerisinde arıyor.
 
* Son yıllarda savaşlar, kadın katliamları, yoksulluk, göç, çocuk ölümleri ve hak ihlalleri gündelik hayatın sıradan haberleri haline geldi. Toplum acıya karşı duyarsızlaştı mı? 
 
Olabilir. Duyarsızlaşmanın sebebinin 'böyle şeylerin' çoğalması olduğundan emin değilim ama savaşlar hep vardı, yoksulluk da, çocuk ölümlerini yirminci yüzyıl öncesiyle karşılaştırmak bile mümkün değil. Ama çocuklara, kadınlara yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin arttığını söyleyebiliriz herhalde. Bunu bir neden değil de semptom olarak görmek doğru olur bence. 
 
Neyin semptomu? 
 
Cezasızlığın, değersizliğin, toplumsal çözülmenin… Aslında, duyarsızlaşma da benzer şeylerle ilgili. Byung-Chul Han’ın çözümlemesi biraz fazla genel ve peygamberane olabilir ama üzerinde düşünmeye değer. Özetle diyor ki; evet aşırı enformasyonun yarattığı bir hissizleşme vardır çünkü başkasının acısı tamamen görsel bir imgeye dönüşür, ekranı kaydırırken maruz kalırsınız ama iz bırakmaz, sizi harekete geçmeye de yöneltmez. Bir başka mesele, içinde yaşadığımız çağ, insanların kendi kendilerini hizaya sokmaları, kendi kendilerini sömürmeleri için düzeneklerin yaratıldığı bir çağ. Performans çağı da deniyor. Hayatın her alanında sürekli performans zorunluluğunun yarattığı büyük bir yorgunluk (ve buna bağlı duyarsızlaşma) var. Bunun bir başka sonucu, toplumsal bağları çözmesi. Bir yandan dünyayı saran dijital ağlar var (sadece dijital değil, finansal da tabii ve tedarik ağları. Yani insanlardan başka her şey dünyada serbestçe gezebiliyor) ama bunlar insanları bir araya getirmek yerine daha fazla yalıtıyor. Politik toplulukları bırakın, toplumsal gruplar bile varlıklarını sürdürmekte zorlanıyorlar.
 
Ama soruya daha doğrudan bir cevap, herhalde içinde yaşadığımız toplumun aynı zamanda acıdan kaçan bir toplum da olması. Acı, gizlenmesi gereken bir şey haline geldi, ya da tersine, pornografik bir seyrin konusu. Her iki durumda da, başkalarının acılarına el uzatmak söz konusu olamıyor. Ya görmezden geliyorsunuz ya da seyre dalıyorsunuz.
 
* Bir başkasının acısına üzülme, onun yaşadığını kendi hayatımızla ilişkilendirme kapasitesinin zayıfladığını söyleyebilir miyiz? Böyle bir kırılma varsa bunun toplumsal nedenleri nelerdir? 
 
'Başkası'nı nerede görüyoruz ki? Toplumsal bağların çözülmesi, çokluğun ortadan kalkması anlamına geliyor. Kendimize benzeyenlerle bir araya gelebiliyoruz en fazla. Aile gibi. Algoritma bile böyle işliyor: Neyi beğendiyseniz o çıkıyor karşınıza, giderek her şey tekleşiyor, benzerler benzerleri buluyor… Kentlerin, meydanların, sokakların böyle bir etkisi vardı ya, size benzemeyenlerle karşılaşabiliyordunuz. Giderek bu ortadan kalktı. Hem kentlerin yeni düzenlemeleri böyle ama daha önemlisi, politik alanın daralmasıyla birlikte farklı insanlarla karşılaşabileceğimiz ortamlar giderek yok oluyor. Richard Sennett ta 1977’de görmüştü bunu, Kamusal İnsanın Çöküşü’nde. Ortaklık alanlarının (yani kamusalın, yani politikanın) daralıp kişisel olanın genişlemesiyle birlikte toplumun toplum olmaktan çıkacağını söylemişti. Artık politikadan çok psikoloji konuşmamız da bununla ilgili olabilir.
 
* Sürekli kriz ve şiddet ortamında insanlar gerçekten duyarsız mı oluyor, yoksa bu bir çeşit ‘hayatta kalma stratejisi’ mi? Sessizlik her zaman kayıtsızlık anlamına gelir mi? 
 
Bunu bilmek zor. Pek çok durumda kayıtsızlık anlamına gelir. Kayıtsızlık zaten bir hayatta kalma stratejisidir. Gücünün yetmeyeceğini, değiştiremeyeceğini düşündüğün şeyleri görmezden gelirsin. Hayatının yanlış yöne aktığını anlamana yol açacak şeyleri görmezden gelirsin. Kendini kapatarak koruyabileceğini zannettiğin için, görmezden gelirsin. Görmezden gelerek hayatta kalabilen bir tür yok benim bildiğim ama hele ki insan!
 
Ama tabii, ben de isterim 'Siz sessiz yığınların biriken öfkesinden korkun' gibi bir şeyler söylemeyi. Bilmiyorum, öfke birikiyor olabilir ama kime yönelir sonra? Yukarıdakine mi yanındakine mi? Ya da altındakine?
 
* Özellikle kadın katliamı, iş cinayetleri ya da savaşlarda sivillere yönelik katliamlar ilk anda büyük tepki toplasa da çok kısa sürede gündemden düşüyor. Hafızanın bu kadar hızlı silinmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Hafızanın oluşması için olayların hikayeler biçimine getirilmesi, birbirine bağlanması gerekir. Bunu yapmadığınızda, o olaylar yine üzerinizde bir etki bırakır ama hatırlamazsınız. Travma dediğimiz şey bundan başka nedir ki?
 
* Dayanışma kültürünün zayıflaması ile empati kaybı arasında nasıl bir ilişki var? Bugün toplumsal bağlarımızda ne eksiliyor? 
 
Dayanışma kültürü zayıflamamış olabilir sadece kendimize benzeyenlerle, aynı cemaatten olduklarımızla dayanışmaya başlamış olabiliriz. Daha önce de söylediğim gibi, 'başkası'nın hayatımızdan çıkmasıyla. Dar ve kapalı grupların iç dayanışmalarının dayanışma mı suç ortaklığı mı olduğundan da pek emin olamıyorum. Uzun zaman önce, ta 2000 yılında kent yoksulluğu üzerine bir araştırma yapmıştık. Özellikle İstanbul’da, çok yoksul insanların söyledikleri bir şey vardı, 'fakirsen seni kardeşin bile tanımıyor'. Yani, dayanışma için bile belirli bir güç, belirli bir güven gerekiyor. Bunun bile kaybedildiği bir dönemden geçiyoruz. Sadece yoksulluk bakımından değil, güvencesizlik, korku iklimi, politik baskı…
 
* Feminist hareket uzun yıllardır ‘başkasının acısını sahiplenme’ ve dayanışma pratiği kuruyor. Sizce kadın hareketi bu açıdan topluma nasıl bir deneyim sunuyor? 
 
Feminizmin çok güzel bir sloganı vardır: Kişisel olan, politiktir diye. Bu sık sık yanlış anlaşılır, çağımızın iklimine uygun bir şekilde, 'politik olan kişiseldir' gibi. Oysa tam da işte, politikanın daraltıldığı, kişisel olanın her yeri kapladığı bir zamanda, aile ilişkileri de dahil kişisel ilişkileri politik ilişkiler olarak tarif eder feminizm. Arkadaşlığı da, kızkardeşliği de. Böylece dayanışma sadece bir sevgi eylemi olmaktan çıkıp politik bir eyleme dönüşür. Ta 1960’larda ilk sığınakların kurulduğu zaman da böyleydi, bugün 'asla yalnız yürümeyeceksin' dediğimizde de.
 
* Sessizlik bulaşıcı olabilir mi? Bir toplum sessiz kaldıkça yeni sessizlik biçimleri de üretiyor olabilir mi? Bunun tersine, cesaret de bulaşıcı olabilir mi? Sessizliği kıran küçük örneklerin toplumsal etkisini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
 
Haklısınız, hem sessizlik hem de cesaret bulaşıcı. Deniz Göktaş’ı bir kuyuya atmalarının sebebi de bunu bilmeleriydi herhalde. Yusuf gibi. Korktuğumuz şeye bakabildiğimizde, daha az korktuğumuzu gösterdi bize. Bir de cesaretin korkmamak demek olmadığını. Böylece, o kırılgan, incecik çocuğun yaptığının bir kahramanlık değil de haysiyetle ilgili bir şey olduğunu görmek zorunda kaldık. 
 
* Bugün yeniden birbirimizin acısına dokunabilmek, empatiyi ve ortak yaşam duygusunu güçlendirebilmek için nereden başlamak gerekir?
 
Hep söylüyorum, bir araya gelmeliyiz. İlle de bizimle aynı yaraları taşıyan, aynı şeylere üzülenlerle değil, belki aynı şakaya gülenlerle, belki aynı kitabı sevenlerle, belki aynı türküyü dinlediğinde bizim gibi gözü dolanlarla… Muhalefetin şu küçük farklılıklar narsisizminden kurtulması çok önemli hani bir ara çok dolaşan komik bir gösteri vardı: Solcu olmaya karar verdim, bir türlü aralarına giremedim, mutlaka bir konuda yanlış yapıyordum. Sonra sağcılara gittim, beni bağırlarına bastılar diye özetlenebilecek bir şeydi. Ona niye o kadar güldük, çünkü haklı olduğunu hepimiz biliyorduk!
 
Büyük hedefler iyidir ama küçük hedefler daha da iyidir. Büyükleri hiç unutmadan (çünkü ne yöne gideceğini ancak onlara bakarak bulabilirsin ütopyalar kutup yıldızı gibidir) ama küçüklere gönül indirerek, onlar için canla başla çalışarak, ilerlenebilir gibi geliyor bana. En azından ben öyle yapıyorum."