Sincan’da 9 kadının tahliyesi 36 kez ertelendi
- 09:15 7 Ekim 2026
- Güncel
Melek Avcı
ANKARA - İnfaz sürelerini doldurmalarına rağmen 9 kadın siyasi tutsağın tahliyesi İGK kararıyla toplam 36 kez ertelendi. Ayten Kordu, İGK’lerin “ikinci bir yargı” gibi hareket ettiğine dikkat çekerken, Yüksel Mutlu ise bu durumda toplumun sürece güvenmesinin beklenemeyeceğini belirterek, “Derhal buna son verilmelidir” dedi.
Sincan Kadın Kapalı Cezaevi’nde infaz sürelerini doldurmalarına rağmen en az 9 kadın siyasi tutsağın tahliyesi İdare ve Gözlem Kurulu (İGK) kararlarıyla engelleniyor. Nedime Yaklav’ın tahliyesi 6, Hicran Binici, Nuriye Adet ve Devrim Adet’in 5, Melike Göksü, Emine Abiş ve Fatma Aslan’ın 3, Zeliha Ustabaş’ın 4, Pınar Tikit’in ise 2 kez ertelendi. 2021 yılından bu yan 9 kadın siyasi tutsağın tahliyesi toplamda 36 kez İGK kararıyla ertelenirken, tahliyelerin “iyi hal”, “pişmanlık” ve siyasi düşüncelere ilişkin değerlendirmeler gerekçe gösterilerek ertelenmesi, İGK’lerin “ikinci bir yargı mekanizmasına” dönüştüğünü gösteriyor.
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin devam ettiği bir dönemde infazını tamamlayan siyasi tutsakların cezaevinde tutulmaya devam edilmesi ise sürecin en önemli tartışma başlıklarından biri olmayı sürdürüyor. Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Dêrsim Milletvekili Ayten Kordu ve DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu, konuya ilişkin değerlendirmelerde bulundu.
‘Gözlem kurullarının taraflılığı hukuku aşıyor’
Cezaevlerindeki hak ihlallerini uzun süredir Meclis gündemine taşıdıklarını belirten Ayten Kordu, “Biz çok uzun zamandan beri cezaevlerinde yaşanan hak ihlalleri konusunda hem tutuklu aileleriyle hem de birebir ailelerle hareket ediyoruz. Bunu hem toplantılarımızda hem de Meclis kürsüsünde sürekli ifade ediyoruz. Cezaevlerine ziyaretlerimiz de oluyor. Gözlem kurulları denilen kurul kararlarının cezaevlerinde çok keyfi bir biçimde ilerlediğine dair Meclis’ten sıkça duyurular yaptık. Buna ilişkin kimi zaman bir gevşeme oldu, kimi zaman Adalet Bakanlığı tarafından bir duyarlılık gösterildi. Ancak belli dönemlerde yapan, belli dönemlerde yapmayıp kesen bu ve yeniden daha katı bir şekilde devam eden uygulamayla karşı karşıyayız. Arkadaşların aldıkları cezaların süresi dolduğu halde çok keyfi kararlarla ‘Pişman mı, değil mi? Nasıl hareket etti? Gardiyanla nasıl konuştu? Hangi kitabı okudu? Hâlâ siyasetle ilgisi var mı?’ gibi gerçek dışı, reel olmayan ve kurulun kendisini taraf haline getirdiği muhataplık var. Dolayısıyla bu gözlem kurulları taraflı hareket ediyor. Bizim kürsüde en çok ifade ettiğimiz de gözlem kurullarının ne kadar taraflı hareket ettiğidir. Bu taraflılık hukuku da adaleti de aşan sonuçlar ortaya çıkarıyor” diye belirtti.
‘Yedinci kez ertelemek ne demek?’
Kadın siyasi tutsaklara yönelik uygulamaların daha ağır olduğuna işaret eden Ayten Kordu, “Gözlem kurullarının hukuku ve adaleti aşan uygulamaları kadınlara ilişkin çok daha katı bir biçimde ilerliyor. Mesela Sincan. Bugün orada dokuz kadın arkadaş ve bildiğim kadarıyla üç erkek arkadaş var. Bazılarının tahliyesi gözlem kurulu tarafından yedinci kez ertelenmiş. Yedinci kez ertelemek ne demek? Aldığı ceza kadar bir cezayı daha üzerine ekleyerek gözlem kurulları adeta ikinci bir yargı görevi görüyor” dedi.
‘Teyit-tespit meselesinin bununla ne ilgisi var!’
Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nden bahsettiklerinin altını çizen Ayten Kordu, “Bu mesele tek başına bu süreçle ilgili de değil aslında. Toplumun barışı, var olan antidemokratik uygulamalarla devletin yüzleşmesi ve bu konuda toplumsal bir barış mücadelesinin gelişmesi açısından da bir tartışma var. Teyit ve tespit meselesinin bununla ne ilgisi var? Yok. Bunlar zaten cezalarını doldurmuş insanlar. 30 yıl cezaevinde kalan arkadaşlar var. 10 yıl, 20 yıl, 30 yıl ceza almış. Kaç yıl ceza aldığı değil, zaten infaz süresini doldurmuş. Birçok haksız sebeple infaz yakma var ve daha fazla yatırmaya çalışıyorlar. İkincisi ise infazı dolduğu halde ve infazı yakılmadığı halde gözlem kurulu tarafından tahliyenin sürekli ertelenmesi. Bütün bunlar bize bazı cezaevlerinde, özellikle Sincan gibi cezaevlerinde özel uygulamalar gerçekleştirildiğini gösteriyor. Başka cezaevleri de var. Biz buradan Adalet Bakanlığı’na da oraların özel olarak incelenmesi konusunda çağrıda bulunuyoruz” diye belirtti.
‘Adaletsizlikle yüzleşilmelidir’
İGK’lerin yetki sınırlarının dışına çıktığını ifade eden Ayten Kordu şunları belirtti: “Bu gözlem kurulları sadece devlet hukukunun kapsamında hareket eden kurullar değiller. O hukuk kurallarını da aşan, kendi görev kapsamlarının dışına çıkan ve özel düşmanlık ifade eden sonuçlara yol açıyorlar. Bu kabul edilebilir değil. Kaldı ki demokratik toplum ve barış sürecini yürüttüğümüz bir dönemde, cezaevlerinde birçok siyasi tutuklunun bu hukuksuz işleyen sistemden kaynaklı aldığı cezalar nedeniyle yatan birçok arkadaşın bırakılması gerektiğini söylerken, diğer yandan zaten cezasını doldurmuş insanların tahliyelerinin ertelendiğini görüyoruz. Türkiye Cumhuriyeti’nin kanunlarına göre cezasını almış ve yatmış kişilerin tahliyelerinin gözlem kurulları tarafından ertelenmesinin kendisi zaten izah edilemez. Gerçekten demokratik toplum ve barış süreci dediğimiz sürecin kendisi, toplum neresinden yara almışsa, hangi toplumsal kesim nerede bir adaletsizlik ve hukuksuzluk yaşamışsa bununla yüzleşmekten geçiyor. Bundan kaçarak değil. Kendi kurullarında görev yapan memurların kendi keyfi uygulamalarına, kendi bakış açılarına göre uyguladıkları bir sistem bu ülkede gerçek adaleti yaratmaz, gerçek hukuku da yaratmaz. Çünkü hukuk herkese lazım. Adalet herkese lazım. Barış herkese lazım.”
‘Cinsiyetçi düzen ayrı bir cezalandırma hukuku uyguluyor’
Barışın yalnızca silahların bırakılması üzerinden ele alınamayacağını kaydeden Ayten Kordu, “Barış tek başına silahların bırakılması meselesi değil. Elbette ki bu da bir parçasıdır ve demokratik siyasi geçiş açısından önemlidir. Ama aynı zamanda bu toplumda birçok şeyle yüzleşmenin gerçekleşmesi gerekiyor. Kadınlara yönelik uygulanan özel muameleler de bunun içerisinde. Cinsiyetçi, ataerkil, erkek egemen düzen kendi içerisinde ayrı bir cezalandırma hukuku uyguluyor. Cezalandırmayı hak ve hukuk arayanlara karşı gerçekleştiriyor ama kadın katillerine gerçekleştirmiyor. Dolayısıyla, bu adaletsizliği doğru yerden ele alarak toplumda barışın doğru test edilmesi açısından cezaevlerindeki bu keyfi uygulamalara dönüp bakılarak, bu iyileştiriciliğin ve hukukun tesis edilmesi gerekiyor. Bunun için uzun zamandır DEM Parti olarak biz, ailelerle mücadele yürütüyoruz, yürütmeye devam edeceğiz” sözlerini kullandı.
Yüksel Mutlu: Bir nevi provokasyon
Cezaevlerindeki uygulamaların sürece yönelik toplumsal güveni etkilediğini belirten DEM Parti Eş Genel Başkan Yardımcısı Yüksel Mutlu ise, “Aslında bir nevi provokasyon. Toplumun farklı kesimleriyle, inanç kesimleriyle ve farklı halklarla yaptığımız toplantılarda, görüşmelerde ve istişarelerde temkinli, dikkatli, sürece güvenmeyen ve eleştirileri olan bir toplum gerçekliğiyle karşı karşıyayız. Bunu yadsıyamayız. Bunun sebeplerinden bir tanesi de cezaevlerinde yaşananlar. Siz bir insanı siyasal düşüncelerinden dolayı içeri koyuyorsunuz. Ona bir ceza veriyorsunuz ve kapatıyorsunuz. Kadınlara göre hiç değil cezaevleri, bu ayrı bir mesele. Ama verilen cezayı çektiği ve tamamladığı halde cezaevi izleme kurulları ikinci bir düşmanca tutum alıp tekrar üzerine ceza ekliyorlar. Eskiden bu yoktu. Bu, AKP hükümeti döneminde ortaya çıkarılan bir uygulama” diye konuştu.
‘Her cezaevi müdürü Adalet Bakanı’
Cezaevi yönetimlerinin siyasi tutsaklara yönelik yaklaşımını eleştiren Yüksel Mutlu, “Her cezaevinin müdürü sanki birer Adalet Bakanı, sanki birer iktidar, başbakan ya da cumhurbaşkanı gibi davranıyor. Cezaevlerinde, muhalefet eden, düşüncelerinden dolayı hapishanelere konmuş insanlara düşmanca tutum alıyorlar. Peki bu düşmanca tutumu alıp arkasından ‘Demokratik toplum ya da barış süreci ilerliyor’ diyebilir miyiz? Diyemezsiniz. Toplum da buna inanmıyor. Tutukluların ve hükümlülerin aileleri de buna inanmıyor. Doğal olarak bu cezaevi uygulamaları halkta karşılık görmüyor. Eğer bu hükümet, bu iktidar Kürt sorununu çözmek istiyorsa öncelikle cezaevlerine bakmalı. Düşüncelerinden dolayı içeri kapatılmış insanlar özgür değilse o ülkede barış yoktur. Demokratik toplumda böyle olmaz. Çünkü bu bir tarafın arzusuyla ya da bir tarafın emeğiyle ortaya çıkan bir durum değil. Kiminle yürütüyorsun bunu? İktidarla. Kiminle yürütüyorsun? Devletle. Peki devlet bu zalimane uygulamaları yaparken karşı tarafta halk, aileler, partimiz ya da toplumun tümü bu sürece nasıl yaklaşabilir? Elbette negatif yaklaşıyor. Bu bir temel hak, insan hakkı ihlali” diye konuştu.
‘İnsanlara düşüncelerinden vazgeçmeleri dayatılıyor’
İGK kararlarının siyasi tutsakların düşüncelerini değiştirmeye dönük bir mekanizma haline getirildiğinin altını çizen Yüksel Mutlu, “Cezasını doldurmuş insanların bırakılmaması ve sudan gerekçelerle tamamen, ‘siyasetten vazgeçirmek, pes ettirmek, ıslah etme, düşüncelerinden vazgeçirmek’ üzerine kurulmuş bir uygulama var. Siz insanları düşüncelerinden dolayı içeri kapatıyorsunuz. Sonra cezası dolduğu ve verilen cezayı yattığı halde ‘Sen devam et, ıslah olmadın, benim istediğim gibi olmalısın’ diyorsunuz. Bununla kazanamazlar. Kazanç bu değil. Eğer gerçekten biz bu ülkede çözüm sürecinin devam etmesini istiyorsak, ki istiyoruz ve bunun mücadelesini yürütüyoruz, bir taraf bunu yürütürken öbür tarafın keyfi uygulamalar gerçekleştirmesi kabul edilebilecek bir şey değil” ifadelerini kullandı.
‘Sincan laboratuvar olarak kadınların tahliyelerini erteliyor’
Sincan Cezaevi’nin uygulamalar açısından öne çıktığını vurgulayan Yüksel Mutlu şöyle devam etti: “Sincan bunun en çarpıcı örneği. Diğer cezaevleri de yapıyor ama Sincan sanki bir laboratuvar ve özel olarak kadınların tahliyelerini sürekli erteliyor. Bu doğru değil. Bununla hiç kimse kazanmayacak. Bu iktidar da bununla kazanmaz. Ailelerde ve toplumun tümünde öfke, kaygı ve endişe yaratır. Bu iyi değil, doğru değil. Adalet Bakanlığı bundan derhal vazgeçmelidir. Ben bu uygulamaların Adalet Bakanlığı’ndan azade olduğunu düşünmüyorum. Sincan Cezaevi müdürü nihayetinde Adalet Bakanlığı’nın elemanıdır ve onlara bağlıdır. Mutlaka Adalet Bakanlığı bu uygulamalardan haberdardır. Merkezi hükümetin de bu konuda ilişkisi olduğunu düşünüyorum. Toplamda Adalet Bakanlığı ve hükümetin bu konuda merkezi bir karar alarak derhal bu işe son vermesi gerekiyor.”







