Eren Keskin: Arşivler açılmadan ve sorumlular yargılanmadan yüzleşme olmaz

  • 09:06 18 Mayıs 2026
  • Güncel
İSTANBUL- “Faili meçhul” denilen tüm dosyaların failinin belli olduğunu söyleyen Eren Keskin, devletin hakikatle yüzleşme iradesi göstermediğini ve cezasızlık politikalarının sistematik biçimde sürdürüldüğünü ifade etti. 
 
Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda yoğunlaşan gözaltında kaybetmeler, faili meçhul cinayetler ve kontrgerilla faaliyetleri uzun yıllardır cezasızlıkla ödülendiriliyor. Son dönemde yeniden gündeme gelen hakikat ve yüzleşme başlıkları, barış ve demokratik toplum tartışmalarının da önemli ayaklarından biri. İnsan hakları savunucuları ve hukukçular, ağır insan hakları ihlallerinin ortaya çıkarılması, arşivlerin açılması ve sorumluların yargılanmasının toplumsal barış açısından temel bir eşik olduğuna işaret ediyor. Hasta tutsakların durumu, AİHM ve AYM kararlarının uygulanmaması, siyasi tutsaklara ilişkin tartışmalar ve “umut hakkı” başlığı da mevcut hukuk kurallarının uygulanmadığını bir kez daha ortaya çıktı. 
 
İnsan Hakları Derneği (İHD) MYK üyesi Avukat Eren Keskin, hakikat komisyonları, cezasızlık politikaları ve toplumsal yüzleşmeye dair değerlendirmelerde bulundu.
 
‘Bazı dosyalar’ denilmesi gerçeği yansıtmıyor’   
 
Kürdistan coğrafyasında, “faili meçhul” denilen dosyaların tümünün failinin belli olduğunu belirten Eren Keskin, gözaltında kayıplar ve kontranın gerçekleştirdiği katliamlarda bir cezasızlık politikasının devreye girdiğini kaydetti. Eren Keskin, “Adalet Bakanı’nın sınırlı bir çerçeve çizerek ‘bazı dosyalar’ demesi gerçeği yansıtmıyor; çünkü bunlar insanlığa karşı suçtur. İç hukukta ve uluslararası hukukta zaman aşımı olamaz ama ‘zaman aşımı’ hukuki bir kılıf olarak kullanılıyor. Tıpkı failin devlet gücüne yakın olması nedeniyle altı yıldır delilleri karartılan, valilik ve İçişleri Bakanlığı’nın bilgisi dahilinde yürütülen Gülistan Doku dosyasında olduğu gibi, bu sistematik bir devlet organizasyonudur. Bugün itiraflarla bazı şeylerin açığa çıkması, Gezi davası başta olmak üzere en hukuksuz kararlara imza atmış, AYM ve AİHM kararlarını değersizleştirmiş bir Adalet Bakanı’nın lütfu değildir. Kendi iç hukukunu uygulamayan bir eski başsavcının yargıyı birdenbire demokratikleştireceğine inanmıyoruz. Eğer gerçekten bir yüzleşme iradesi olsaydı, kemikleri bulunan altı insanın davası olan 1995 Dargeçit Katliamı zaman aşımıyla düşürülmez; Mehmet Ağar, Veli Küçük ve Tansu Çiller gibi dönemin asıl sorumluları konuşturulurdu. Ancak mevcut tablo, devletin bu suçlarla yüzleşme niyetinin olmadığını açıkça gösteriyor” dedi.
 
‘Gözaltında kaybedilme devlet politikası olarak uygulandı’
 
Susurluk Davası’nın devlet, mafya ve siyaset ilişkisini açığa çıkardığını ve polisin, mafya tetikçisi ile aşiret reisinin aynı araçta yakalanmasının çok önemli bir kırılma olduğunu dile getiren Eren Keskin, “Bugün konuştuğumuz derin devlet yapılanmasının tüm unsurları Susurluk raporunda yazmasına rağmen hiçbir işlem yapılmadı; o rapor elimizde sadece bir delil olarak kaldı. 90’lı yıllarda Marmara Bölgesi’nde ‘şeytan üçgeni’ denilen Sakarya-Sapanca-Hendek hattında katledilenlerin önemli bir kısmı Kürt iş insanlarıydı. Hemen ardından Cumartesi Anneleri eylemlerinin başlamasına vesile olan Kürt siyasi hareketinden Rıdvan Karakoç ve Türkiyeli sosyalist Hasan Ocak da aynı ekibin eliyle gözaltında kaybedildi ve cenazeleri bu şekilde bulundu. Gözaltında kaybetme, kişilere bağlı bir durum değil, doğrudan bir devlet politikası olarak uygulandı. Bugün Gülistan Doku kaybedildiğinde AKP’li bir kadın milletvekilinin Meclis’te ‘Nereden biliyoruz dağa gitmediğini?’ demesi ile Silopi’de iki HADEP’li arkadaşımız gözaltında kaybedildiğinde oradaki komutanın bize ‘Dağa gitmişlerdir’ demesi aynı refleksin ürünüdür; tüm kayıplarda hep aynı gerekçeler ileri sürüldü. Ancak Gülistan Doku dosyasında da görüldüğü gibi sis perdesi aralanıyor ve bu dosyanın arkasındaki güç neyse, faili meçhullerin arkasındaki güç de aynıdır, yani devlettir. Kürdistan ile batıdaki yöntem arasında fark yoktu; ancak Kürdistan halkı bunu doğrudan yaşayıp hafızasını diri tutarken, batı toplumu uzun yıllar görmemeyi tercih etti. Bu dosyaların aydınlatılması ise ancak gerçek bir devlet iradesiyle mümkündür” diye belirtti.
 
‘Kapsamlı yüzleşme mekanizmaları uzak görünüyor’
 
Başlatılan sürecin en önemli ayaklarından birinin yüzleşme ve hakikat komisyonlarının kurulması olduğuna dikkat çeken Eren Keskin, “Çünkü savaş ortamı başlı başına bir ihlal zeminidir ve devlet organizasyonu eliyle ağır insanlık suçları işlenmiştir. Ancak Türkiye bu noktadan oldukça uzaktır. Üstelik hasta mahpusların tahliyesi gibi adımlar için yeni yasalara bile ihtiyaç yokken, tutuklular mahkeme kararıyla, hükümlüler ise Adli Tıp raporuyla bırakılabilecekken bu adımlar atılmıyor. Aynı şekilde AYM ve AİHM kararları uygulansa; başta Selahattin Demirtaş, Figen Yüksekdağ ve Osman Kavala olmak üzere pek çok siyasi tutsak bugün tahliye edilmiş olurdu. Kapsamlı yüzleşme mekanizmaları henüz uzak görünürken, hukuken zaten mümkün ve kolay olan adımların bile atılmadığı bir tabloyla karşı karşıyayız” ifadelerini kullandı.
 
‘Emek örgütlerinden güçlü bir barış talebi yükselmiyor’
 
Eren Keskin şöyle ekledi: “Burada yalnızca devleti değil, devlet bildiğimiz devleti, kendisini muhalefet olarak tanımlayan kesimlerin ve sendikaların da sürece desteğini tartışmak gerekiyor; çünkü bugün emek örgütlerinden güçlü bir barış talebi yükseldiğini söylemek zordur. Oysa savaş ve çatışma ortamından en fazla etkilenen, sofrasındaki ekmeği eksilen kesim işçi ve emekçilerdir; bu nedenle en güçlü itirazın da onlardan gelmesi gerekir. Bugün barış mücadelesini daha çok İHD, ÖHD, bazı sosyalist çevreler ve barış talebini en güçlü biçimde dillendiren kadın hareketi görünür kılıyor. Ancak devletin somut bir adım atması için toplumsal barış talebinin çok daha geniş ve örgütlü kesimlerden yükselmesi gerekiyor; bu eksiklik maalesef süreçte hâlâ ciddi bir biçimde kendisini hissettiriyor.”
 
‘Umut hakkı bir lütuf değil’
 
İnsan haklarında pazarlığın olamayacağını dile getiren Eren Keskin, “Türkiye, işkence yasağından kadın ve LGBTİ+ haklarına kadar pek çok uluslararası sözleşmeye taraftır ve Anayasa’nın 90. maddesi uyarınca bu sözleşmeler iç hukukun üstündedir. Devlet sadece imzaladığı bu metinlere uysa dahi birçok sorun çözülecektir. Örneğin Sayın Öcalan ve diğer tutsaklar için ‘umut hakkı’ bir lütuf değil, AİHM kararlarının dayattığı bir zorunluluktur; mahkeme, 25 yılı aşan infazlarda yeniden topluma katılım umudunun sunulmamasını işkence olarak tanımlar. Dolayısıyla bu hak, Türkiye’nin yerine getirmekle yükümlü olduğu hukuki bir sorumluluktur. Aynı şekilde faili meçhuller ve kayıplar konusunda devletin suçunu kabul etmesi, hakikatle yüzleşme ve toplumsal barış için kaçınılmaz bir eşiktir” sözlerini kullandı.
 
‘Yapılması gereken ilk şey mevcut hukuka uymak'
 
Türkiye’nin birçok uluslararası sözleşmenin tarafı olduğunu anımsatan Eren Keskin, Anayasa’nın 90’ıncı maddesi gereği uluslararası hukukun bağlayıcı olduğunu kaydetti. Eren Keskin, “İşkence yasağı, yaşam hakkı, ifade özgürlüğü gibi temel haklar zaten devletin yükümlülüğü altında. Dolayısıyla yapılması gereken ilk şey mevcut hukuk kurallarına uymaktır. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamak, cezasızlık politikasını sonlandırmak ve arşivleri açmak gerekir. Hakikat komisyonları da ancak böyle bir zeminde anlamlı olur. Bu mesele bir siyasi pazarlık değil, toplumun hakikatle yüzleşme meselesidir. Önce hakikat komisyonları kurulur, arşivler açılır, sorumlular ortaya çıkarılır. Sonrasında özür ve yüzleşme süreçleri gelir. Dünyadaki örneklerde de bu böyle oldu” şeklinde konuştu.
 
‘Bu bir siyasi partiler meselesi değil, devlet meselesi’
 
Barış süreçlerinin uzun süreçler olduğunu, öncelikle yüzleşme komisyonlarının kurulması gerektiğini vurgulayan Eren Keskin, hakikatlerin ortaya çıkması ve mağdurların dinlenilmesiyle gerçek bir toplumsal barıştan söz edilebileceğini ifade etti. Eren Keskin, “Türkiye’de henüz devlet tarafından böyle bir irade ortaya konmuş değil. Ama şunu da görmek gerekiyor: Devlet isterse toplum da dönüşür. Türkiye son derece merkezi ve totaliter bir devlet yapısına sahip. Devlet, istediği politikayı topluma kabul ettirebiliyor. Ama bugün henüz o aşamanın uzağındayız. Yani halka istediği her şeyi kabul ettirebilen bir devlet yapısı var. Türkiye’de devletin kabul ettiremeyeceği bir politika yok. O nedenle devlet isterse bunların hepsi zaman içinde olur. Ama henüz devletten böyle bir istek, böyle bir adım görmüyoruz. Sorun burada. Devlet isteyip de halkın kabul etmeyeceği hiçbir şey yok bana göre Türkiye’de. Devlet Bahçeli’yi ele alalım. Devlet Bahçeli iki yıl önce neler söylüyordu, şimdi neler söylüyor? Bir şey oluyor mu? Olmuyor. Yani bu kadar basit aslında. O nedenle bu AKP, CHP, MHP meselesi değil; bu devlet meselesi” sözlerini kullandı.
 
‘Bazı kesimler yaşanan vahşeti görmüyordu’
 
Kayıp yakınlarının ve faili meçhul katliamlarda yaşamını yitirenler için verilen mücadeleden kimsenin vazgeçmeyeceğine vurgu yapan Eren Keskin, “Bu sonuna kadar sürecek bir direniştir. Çünkü bu coğrafyada ölüm tehdidine, cezaevine ve her türlü baskıya rağmen biat etmeyen, umudu ayakta tutan toplumsal bir damar varlığını koruyor. Bu mücadelenin taşıyıcı güçlerini ise başta Kürt özgürlük hareketi olmak üzere kadın hareketi, LGBTİ+ hareketi ve sosyalist çevreler oluşturuyor; toplumsal muhalefeti ayakta tutan da esasen bu dinamiklerdir. Bunun dışındaki geniş kesimler ise Türk ve Sünni Müslüman kimliği temelinde şekillendirilen resmi ideolojiyi ve tarihi o kadar özümsemiş ki yaşanan hak ihlallerini görmüyor ya da görmek istemiyorlar. Bir konferansta bunları anlattığımızda sanki başka bir coğrafyadan bahsediyormuşuz gibi ‘Gerçekten bunlar yaşandı mı?’ diye şaşırıyorlar. Bugün bazıları ‘eski güzel günlere dönmek’ istiyor; oysa ortada herkes için geçerli ‘güzel günler’ hiç olmadı, sadece bazı kesimler yaşanan vahşeti görmüyordu. Ne zaman ki baskılar kendilerine de yansıdı, işte o zaman fark etmeye başladılar. Bu ülkedeki asıl dönüşüm, resmi ideolojinin yok saydığı kimliklerin yürüttüğü bu kararlı mücadele sayesinde mümkün olacaktır” diye belirtti.