Şiddetin normalleştiği toplumda çocuk olmak…
- 09:01 12 Mayıs 2026
- Güncel
Öznur Değer
WAN - Okul saldırılarındaki şiddet eğilimini değerlendiren Psikolog Fahriye Cengiz, çocukların yalnızlaştırıldığını ve görünme ihtiyacının karşılanmadığını belirterek, şiddeti yeniden üreten dil ve araçların toplumsal yaşamdan çıkarılması gerektiğini söyledi.
Kapitalist modernitenin toplumu derin bir psiko-sosyal kuşatma altına aldığı mevcut süreçte, devlet politikalarıyla birlikte derinleşen yapısal krizler çocukları da şiddet sarmalının içine çekiyor. Eğitimden sosyal yaşama kadar birçok alanda artan güvencesizlik, çocukların maruz bırakıldığı psikolojik baskıları büyütürken, son dönemde okullarda gerçekleşen saldırılar şiddetin giderek toplumsallaşan bir sorun haline geldiğini ortaya koyuyor. Demokratik kitle örgütleri ve eğitim emekçileri ise çocukları koruyan, eşit ve özgür yaşamı esas alan politikaların hayata geçirilmesi çağrısını sürdürüyor.
Son 20 yılda eğitim sisteminde yapılan değişiklikler; öğrencileri rekabete zorlayan sınav politikaları, çocuğu sömürüye açık hale getiren Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) uygulamaları, bilimsel ve anadilde eğitimden uzaklaştırılan müfredat ile “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” gibi projelerle eğitim alanlarının dini referanslarla şekillendirilmesi, çocukların çok yönlü gelişimini hedef alan toplumsal politikaların tasfiye edilmesine neden oldu. Dijitalleşmenin kontrolsüz biçimde yaygınlaşması ve çocukların sosyal yaşamdan koparılarak yalnızlaştırılması da derinleşen krizleri büyüten başlıklar arasında yer alıyor.
Çocukların en güvenli olması gereken alanlardan biri olan okullarda yaşanan saldırılar ise bu tablonun en görünür örneklerinden biri haline geldi. 14 Nisan’da Riha’nın (Urfa) Sewreg (Siverek) ilçesindeki bir liseye yönelik silahlı saldırıda 16 kişi yaralanırken, bir gün sonra Mereş’te (Maraş) bir ortaokula yönelik saldırıda 9 kişi yaşamını yitirdi, çok sayıda kişi yaralandı. Yaşananlar, çocukların eğitim alanlarında maruz bırakıldığı güvencesizliği ve şiddetin geldiği boyutu bir kez daha açığa çıkardı.
Hazırladığımız haber dizisinde çocuklara yönelik psikolojik, sosyolojik ve eğitim politikalarını ele alıyoruz.
Bu dizide ise Psikolog Fahriye Cengiz, çocuk ve şiddetin yanı sıra toplumsal krizlerin çocuklar üzerindeki etkisine dair değerlendirmelerde bulundu.
‘Nerden nasıl ve hangi dinamiklerle biz bu noktaya geldik?’
Yaşanan okul saldırılarının iki günde açığa çıkan münferit olaylar olmadığını ifade eden Fahriye Cengiz, bunların uzun bir süredir gündemde olan konular olduğunu kaydetti. Fahriye Cengiz, uzun süredir toplumsal alanda birçok kurumun çocukların ve eğitimin geldiği noktanın görülmesine yönelik çağrısı olduğunu vurguladı. Şiddetin toplumun tüm dinamiklerinde meşru bir zeminde karşılık buluyor olmasının toplumsal bir tehdit içerdiğini dile getiren Fahriye Cengiz, “Nerden, nasıl ve hangi dinamiklerle biz bu noktaya geldik?
Bunu sorgulamak lazım. Şiddet ve şiddet araçlarının bu kadar ulaşılabilir ve meşru görülmesi en fazla sorgulanması gereken konu” şeklinde konuştu.
‘Şiddet bizde kökleşmiş, kök salmış bir şey’
Toplumun yapısını oluşturan tüm kurumların tek tek ele alınarak incelenmesi gerektiğini kaydeden Fahriye Cengiz, “Şiddet bir çatı kavramıdır. Genel bir kavramdır. Şiddet, bir bireye, nesneye veya topluluğa yönelik yıkıcı eylemlerdir. Doğaya, kadına, hayvana, eğitimciye şiddet bir anlamda birleşen bir şiddet türüdür. Birini diğerinden ayırtmak mümkün değildir. O yüzden öznel ele aldığımız kadar toplumsal bir kavram olarak da ele almalıyız. Şiddetin meşrulaştırmasını sadece okul saldırılarına sıkıştıramayız. Son yıllarda ülkemizde yaşadığımız coğrafyada şiddet çok normalleşti. Son günlerde özellikle önüme çıkan iki şey var. Bunlardan biri medya kısmı diğeri ise aile kısmı. Tüm sorumluluk aileye yükleniyor. Duygusal refleks ile bu tür durumlarda bir suçlu yaratma hepimize iyi gelen bir şey. Hedefi gösterip medya ile ilgili o diziler yayından kaldırılırsa, aileler çocuklarına daha çok ilgi gösterse bu sorun çözülecekmiş gibi. Hayır, bu mesele de bir kökten beslenen dallardan biri. Şiddet bizde kökleşmiş, kök salmış bir şey. İnsanların dışarda birbirine yaklaşımıyla, medya ve TV programlarıyla evimizin içine kadar sirayet eden bir şey. O nedenle evin içi ile dışını ayırmamak gerekiyor. Şiddet, sadece evin içinde değil. Şiddet, her yerde ve her kesim arasında. Bu nesil bunlarla büyüyor ve şiddet tam da buradan meşrulaşıyor” sözlerine yer verdi.
‘Evimizden çıktığımız andan itibaren tetikte yaşıyoruz’
Şiddeti meşrulaştıran argümanlardan birinin medya olduğuna dikkat çeken Fahriye Cengiz, “Güne o programlarla başlanıp, akşam haberlerinde sokaktaki ve Meclis içindeki erkek kavgalarına yönelik şiddet haberlerini dinleyip bundan sonra da 3 saat boyunca bireysel silahlanmanın, mafyacılığın güç dengesinin tamamen eril bir yapı üzerine oturtulduğu dizileri izledikten sonra her şey normalleşiyor. Çocuklar açısından güç ve hakim olmak buradan normalleşiyor. Bu ülke her daim şiddetle gündemdeydi ama son yıllarda çok arttı. Her dönem bir alan üzerinden şiddet derinleşiyor. Şimdi de okullarda artmış durumda. Eskiden okullar bizim için güvenli alanlardı. Hatta ev içi şiddetten kaçtığımız alanlardı. Ama şimdiye baktığımızda ev de okul da çocuklar için şiddet alanına dönüşmüş ve çocuklar için güvenli alan kalmamış. Oysa okullar, hastaneler, hukuk adalet aradığımız adliyeler böyle alanlar değil. Gittiğimiz her an kendimizi bir kavganın içinde bulabiliyoruz kendimizi. Hepimiz evimizden çıktığımız andan itibaren tetikte yaşıyoruz. Günümüzü tetikte bitiriyoruz” dedi.
‘Şiddetle mücadele yöntemleri geliştirilmeli’
Şiddet sarmalından yeni bir yaşam yaratmanın mümkün olduğunu söyleyen Fahriye Cengiz, bunun ancak devlet mekanizmaları ve toplumsal mekanizmalarla çözülebileceğine işaret etti. Fahriye Cengiz, “Şiddete olan yaklaşımımıza dönüp bakmalıyız, sonra da neyi talep ettiğimize yönelik sınırları net bir şekilde belirtmemiz gerekiyor. Bunu kendimize ne kadar dert ettiğimizle alakalı bir durum. Bu sadece anne ve babanın tek başına çözebileceği bir mesele değil. Anne ve baba dediğimiz aile faktörü içinde devleti, kurumları, mekanizmaları, toplumu barındırıyor. Bir anne baba aynı zamanda toplumun sembolik ifadesidir. Dolayısıyla çocuğun sadece ev içi vicdan ve merhamete terk edilmesi doğru değil. Çünkü çok eşitsiz ve ayrımcı bir dünyada yaşıyoruz. Ülkemizde her gün yaşanan olaylara baktığımızda, ev içinde şiddetle mücadele eden bir kadının çocuğuna şiddetle ilgili duyarlılığı geliştirebileceği mekanizmalarda yalnız kalmamalı. Ya da yoksullukla mücadele eden bir annenin, babanın tek başına kalması kabul edilebilir değil. Çünkü annelik ve babalık toplumsal kurumun bir parçasıdır. Dolayısıyla bütün kurumlarla işbirliği içerisinde olunmalı. O nedenle toplumun en aşağısından en yukarısına şiddetle mücadele yöntemleri geliştirilmeli” diye belirtti.
Şiddet çözümüne ikircikli yaklaşım
Bir alanda şiddeti meşru görüp bir alanda görmeyen bir yaklaşımın olmaması gerektiğini dile getiren Fahriye Cengiz, “Kanunlarla, yasalarla hayvan ve doğa katliamlarını meşrulaştırıp ya da şiddet faili erkeklere ceza indirimlerinin uygulandığı bir yapıda ‘eğitimde şiddetle mücadelede edeceğiz, çocuklardan şiddet faili yaratan şeylerle mücadele edeceğiz’ söylemi ciddi bir karşılık bulmayacaktır. Şu an da ise bu meseleyle nasıl mücadele edileceği konusunda iki görüş var. İlk refleks olarak okullardaki güvenlik artsın ve X-Ray cihazları artırılsın gibi tamamen güvenlik önlemleri geliyor. Bu çok ilkel bir reflekstir. Güvenli barınma ihtiyacı, en temel ihtiyaçtır. Güvenli alan ihtiyacı ilk elden krize müdahale gibi görünen şeyler. Ama bu bir hedef olmamalı. Şiddetten koruyacak nihai bir yöntem ve çözüm değildir. Krize tampon yapılabilir ya da münferit olaylarmış gibi ‘suçlu çocuklar’ tespit edilebilir. Ama bu bir sorunu kökünden çözmeyecektir. Çünkü şiddet, güvenlik personelinin sayısının eksikliğinden ve X-Ray cihazının olmamasından beslenmiyor. Şiddet artık hepimizin içinde besleniyor. Artık toplumdaki her olayda herkes kendi karşıtını üretiyor ve herkes karşıtı için cezalandırıcı bir şey talep ediyor. Herkes bir ötekinin ölümünü diliyor. Tehlikeli olan da burası. Bu karşıtlığı ortadan kaldırıp temel insan hakları, yaşam hakkı boyutuyla yaklaşmak gerekiyor. Ardından da en tepeden bütün kurumsal yapıyı inşa eden dinamiklere etki edecek şekilde şiddet dilini ve şiddeti yeniden üreten araçları hayatımızdan çıkarmaya dönük çalışmalar yürütmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.
‘Çocuklar eve, binalara kapatıldı ve yalnızlaştı’
Toplumda yaşanan sorunlar ile toplumsal yapıdaki değişimin çürümeye bağlı olarak çocuklarda bir takım olumsuz motivasyon kaynakları geliştirdiğine dikkat çeken Fahriye Cengiz, çocukların bilgisayar oyunlarına ve şiddet içerikli oyunlara yönelmiş olmasının kent ve yerel mekanizmalardan ayrı düşünülemeyeceğini belirtti. Çocuklar için 10-20 yıl öncesi gibi sokak, park ve oyun alanlarının olmadığını dile getiren Fahriye Cengiz son olarak şunları söyledi: “Çünkü böyle bir kentleşme yok. Çocuklar eve, binalara kapatıldı ve yalnızlaştı. Çocuklar ev içinde de dışarıda da çok yalnızlar. Çocukların tamamen eve kapandığı bir durumdan evde sürekli şiddet içerikli dizilerin, filmlerin izlenmesi, bunların övülmesi gibi içeriklerde fiziksel gücün açığa çıkarıldığı ama aynı zamanda haksızlıkla da mücadele eden karizmatik figürlerin ortaya çıkarıldığı ve sempatik olarak sunulduğu yerde çocuk bunu burada görüyor. Emeğin çabanın değersizleştirildiği, gençliğin geleceksizlik düşüncesine kapılması gibi durumlar gençler ve çocukları sanal aleme iten gerçeklikler. Gerçek bir toplumsallıktan koparıp kendini gösterebileceği sanal bir ortam ve orada görünüyor. Çocukların görünmeye ihtiyacı var.
Tüm bu yıkıcı davranışların altında yatan temel ihtiyaç görünme ihtiyacı. Çocuklar görünmüyor. Çocuklar sadece okula giden, sorun çıkarmaması gereken, ev içinde anne ve babayı yormayan, toplumda da kimseye dert olmaması gereken yalıtılmış, kendi odalarında bilgisayar başlarında ya da sınav, elenme rekabet yarışında orada yaşaması gereken canlılar. Bu çocuk dünyasına, çocuğun özgür dünyasına çok ters bir şey. Çocuğun görünme ihtiyacının karşılanmadığı bir alanda çocuk ‘ben buradayım’ diyor. Bunu çok yıkıcı bir şekilde yapıyor ama bu yolu da başka bir yerden öğrenmiş oluyor. Anneler babalar da güvensizlikten dolayı çocukları sokağa göndermiyor. Çünkü her gün sosyal medyada çocukların kaçırıldığı veya başlarına bir şey geldiği haberi alıyoruz. Sokağa, komşuya, yakın arkadaşa güveni geçtim ailelerimize bile güvenmediğimiz ve çocuğu bırakmadığınız bir alandayız. Çocuk tek başına anne ve babanın altından kalkabileceği bir sorumluluk değil. Eskilerin bir sözü var ‘çocuğu büyütmeye bir köy lazım’ diye. Çocuklar da ebeveynler de hem birbirlerine çok maruz kaldıkları ama çok da yalnız oldukları bir durumdalar.”







